RABBİN ANNESİ
MERYEM
Meryem Ana
Rabbin Annesine açın kalbinizi. Rabbimiz ve Kurtarıcımız İsa Mesih haç üzerinde öğrencisi Yuhannaya “İşte Annen” dedi. Bu söz Rabbin günümüzde yaşayan öğrencileri içinde geçerlidir. Kutsal ve seçilmiş olan Meryem hepimizin Annesidir. Yuhannanın O'nu evine aldığı gibi bizlerde kalbimizde misafir etmeliyiz.
Açın! Kalbinizi,
Kalbinizin en güzel köşesinde misafir edin Rabbin Annesini En kutsal Anayı. Rabbine en ağır işçiliği yaptı. kendini Alnı ak bir işçi olarak sunmaya gayret etti.
Meryem Ana saygıyı hakediyor. Çünkü, O'na, Rabbe Anne olma görevi verildi, Baba O'na Meleğini yolladığında, Melek O'na şöyle seslendi, "Selam, ey Tanrı'nın lütfuna erişen kız! Rab seninledir Korkma Meryem Sen Tanrı'nın lütfuna eriştin". Luk.1: 30 Meryem ana gerçekten tanrının lütfuna erişti. Kelam O'nun Kutsal Rahminde vücut aldı. Tanrının sözünü 9 ay boyunca rahminde şerefle taşıdı iffetli Ana ve Rabbini bir yemlik mağarasında doğurdu. Kutsal yazılar bu mucizevi doğumu Yaşeya ve mika peygamberler aracılığıyla yüzlerce yıl önce bildirdiler
MERYEM
Luka'nın İncil'inde,: "Rabbin meleği, Tanrı tarafından Celile' nin Nasıra kentine, Meryem ismindeki bir kıza gönderildi" der.
Meryem ismi, İbranice Miryam ve Süryanice Maryam 'ın Türkçe yazılış biçimidir.Doğuda hayli yaygın bir biçimde kullanılan bir isimdi. Ayrıca İncil'de de benzer adla anılan üç kadının varlığından bahsediliyor. Mecdel yöresinden gelen ve bunun içinde Mecdelli Meryem diye çağrılan bir kadın vardı. Bir diğeri de, Lazar'ın kız kardeşiydi. Beytanya'da yaşıyordu ve bu yüzden Beytanyalı Meryem deniliyordu. diğeri ise Kleofa adlı birinin kızıydı ve bunun için de Kleofa'nın Meryem'i diye çağrılıyordu.
Son olarak ta, Luka'nın incilinde okuduğumuz küçük kız; Nasıra'da oturuyordu . göreceğimiz gibi, Nasıra'lı Meryem en yüce mertebeye yükseltildi. Herhangi bir yere yükseltilmesine ihtiyaç görülmeksizin, sadece Meryem olarak çağrıla geldi. O Meryem'dir ve bu kadarı da yeterlidir. Fakat bu özel ismin bir anlamı var mıydı? Birçok yazar buna yürekten inanıyordu. Meryem gibi son derece yalın ve basit isme değişik anlamlar yüklendi. Miryam ya da Maryam sözcüğünün ses uyumu izlendi. Kökü mare (deniz) olan birleşik bir isimden söz edildiği kanısına kapılındı. Böylece bu ada yakıştırılmak üzere "Deniz Yıldızı" veya "Acı Deniz" gibi çok güzel ve şiirsel anlamlar yüklendi. Gerçekte Meryem ismi birleşik isim değildir. Basit bir isimdir ve ses uyumu olarak Arami dilinde Madonna Bayan anlamına gelen Mare Deniz'e yaklaşabilir. Miryam ismi ilk kullanıldığında ilgi çeken, yüce anlamına gelen mirim sözcüğüyle yakın anlamda kullanılmıştı. Fakat bu yorumlar, Meryem adını taşıyan Nasıralı kızın görkemli öyküsünden sonra ortaya çıktı. Bu da bize açıkça gösteriyor ki, Meryem isminin herhangi bir anlamı ve özel bir değeri yoktu. Tüm İsrail halkı ile beraber, Rab tarafından vaat edilmiş Mesih'in (Kurtarıcı) gelişini bekleyen sayısız İbrani kız çocuğundan birinin adıydı.
Ne Markos, ne Luka, ne Yuhanna, ne de Matta, Meryem ile ilgili fazla bir şey söylemiyorlar. Onun Celile'nin Nasıra diye bilinen kentinde yaşadığını söylüyorlar. Ama nasıl yaşadığı kiminle yaşadığı hususunda hiç bir aydınlatıcı bilgi eklemiyorlar. Başka bir deyişle ne babasının, ne de annesinin adlarını belirtmiyorlar. Erkek veya kız kardeşlere sahip olup olmadığını bile söylemiyorlar. Akrabalarından ise, Vaftizci diye çağrılacak olan Yahya'nın annesi, Elizabet' ten başka kimseden bahsetmiyorlardı.
Lütuf ile dolu
Melek Cebrail, Meryem'e ismiyle hitap etmedi. Ona: "Selam sana, Meryem" demedi. Ona: "(Luk.1: 28) Onun yanına giren melek, "Selam, ey Tanrı'nın lütfuna erişen kız! Rab seninledir" dedi. Fakat Nasıra'nın küçük kızını bu tavırda selamlayan kimdi.?
Melek sözcüğü haberci anlamına gelmektedir ve melekler, Tanrı'nın insanlara iletilecek mesajları emanet ettiği ruhsal yaratıklardır. Bu da yanlış yapamayacaklarının bir güvencesidir. Melek Cebrail, Meryem'e "Tanrının lütfuna erişen" diye seslenirken hata yapmadı ve bu deyimin büyük manası vardı.
Seçilmiş, Meryem adındaki küçük kızın "lütuf ile dolu" olduğunu insanlığa beyan etti.
Rabbin Annesi
Cebrail Meryem'i lütuf ile dolu diye selamladıktan sonra, Nasıra'da ona büyük olayı açıkladı. O Kurtarıcının annesi olacaktı. Melek ona: "işte, sen hamile kalacaksın, bir erkek çocuk doğuracaksın" dedi. Uzun asırlardan beri İsrail halkı bir bakireden dünyaya gelecek olan Kurtarıcının doğuşunu bekliyordu. Rab Efendimiz bizzat kendisi, peygamberlerinin ağzıyla, yani ondan ilham alan insanlar aracılığıyla birçok defa bunu bildirmişti. Örneğin Ppeygamber İşaya Mesih'in doğumunu şu sözlerle müjdelemişti: " Yşa.7: 14 Bundan ötürü Rab'bin kendisi size bir belirti verecek: İşte, kız gebe kalıp bir oğul doğuracak; adını İmmanuel koyacak.
İbranicede Emmanuel Tanrı aramızdadır anlamına gelmektedir. Bu sözler Meryem'in, Mesih'in dünyasal annesi olmak üzere İsrail'in bütün kadınları arasından seçilmiş olduğu anlamına gelmektedir. Her İsrailli kadın Kurtarıcının annesi olmak için, Rab tarafından seçilmiş olmayı ümit ederdi elbette. Er ya da geç Kutsal sözler gerçekleşecek bu büyük vaat yerine getirilecekti. Bu sebeple melek Cebrail'in ilânının, ilk Hıristiyanlar için net bir anlamı vardı. Meryem'in meyvesinde Tanrı’nın söz verdiği Kurtarıcıyı gördüler. Analık iki kişi, ana ve oğul arasında tek bir ilişkiyi ifade ediyor. Mesih İsa'da ilâhi olarak adlandırdığımız tek bir şahıs vardır. İnsan olup aramızda yaşayan Tanrı'nın Oğlu ile Meryem Ana arasında gerçek anlamda dünyasal bir ana oğul ilişkisi yaşandı. Aynı zamanda, Meryem Rabbin dünyasal annesidir. Çünkü ondan doğan varlık Rabbimiz Mesih İsa'dır, Üçlü birliğin ikinci şahsıdır.
Melek Cebrail'in, onu selamlarken ve anne olacağını müjdelerken söylediklerinden Meryem rahatsız oldu. Genç ve temizdi. Ama doğum denen büyük tabiat olayını bildiği için, kendinden emin bir tavırla karşılık verdi: "Ben erkeğe varmadım'ki “
Davud'un soyundan gelen genç bir erkekle nişanlanmıştı. Adı Yusuf idi ve Nasıra kentinde marangozluk yaparak geçimini sağlıyordu.
Daha onunla evlenmemişti ve bu koşullarda o adamdan bir çocuk sahibi olamayacağını gayet iyi biliyordu. Çocuğu, En Yücelerdekinin, yani, Yüce Tanrı'nın oğlu olacaktı. Tabiatın kanunlarına göre değil, ama mucizevî bir şekilde hamile kalacaktı.
Melek Cebrail şöyle devam etti: "Kutsal Ruh senin üzerine inecek; En Yücelerdekinin kudreti gölgesini senin üzerine yayacaktır. Senden doğacak olan kutsal ve Tanrı'nın Oğludur".
Demek ki tabiat kanunlarına göre değil, Kutsal Ruh'un mucizevî girişimi ile vücut bulmuş, insandan doğmuş bir oğuldan değil, Tanrı'dan gelen bir oğuldan söz ediyoruz.
Bakire ve anne; Bu mucize sadece takdir, merak ve hayranlık duygularını uyandırmakla kalmadı. Bakire ve anne Meryem mucizesi, Luka İncil'inde nakledilen meleğin söylediklerine inanmak istemeyen kötü niyetli kişilerde kuşkular yeşermesine sebep oldu. Dini sapınç içinde bulunanların ise inkâr etme yoluna başvurmalarına sebep oldu. İnancında sapma görülenlerden bazıları Mesih İsa'nın Meryem ve Yusuf un doğal oğlu olduğu hatasında ısrar ettiler.
Olağanüstü güçteki olayları tabiat kanunlarına göre yar gılamaya kalkışan, mucizevî ve gerçekleşmeleri Tanrı'nın ilâhi kudretine bağımlı hususları insan mantığı ile açıklamaya çalışanlara günümüzde de rastlayabiliyoruz.
Eğer bunun nasıl meydana geldiği bilinmek istenirse, olay mucize olmaktan çıkar. Başka örnekler de olmuş olsaydı, dünyada tek ve eşsiz olma özelliğini kaybetmiş olurdu. Oysaki Bakire ve Anne Meryem mucizesi, Peygamber İşaya'nın Emmanuel, yani Tanrı aramızdadır dediği Mesih İsa'nın görüntüsünün eşsiz ve tek olduğu gibi, eşsizdir ve tektir.
Tanrı aramıza gelmek için yolu üzerinde fevkalade bir mucize gerçekleştirdi Tanrı sözü Bakire Meryem'in rahminde vücuda dönüştü . Elizabet'i ziyaret
Anneliğinin mucizevî bir tarzda oluşacağını ve Yüce Tanrı'nın fevkalâde gücünü etkisiyle gebe kalacağını anlatmak için melek Cebrail Meryem'e bir örnek göstererek konuşmasını sürdürdü: Bak, herkesin kısır diye bildiği akraban Elizabet bir çocuğa gebe kaldı. Şimdi hamileliğinin altıncı ayında bulunuyor; Tanrı'nın önünde hiçbir şey imkânsız değildir.
Söz konusu sır, melek Cebrail'in Rabbin gücünü göstermek için Meryem'e açıkladığı giz idi. Melek Cebrail'in sözleri birkaç gün sonra gerçekleşti. Meryem, yaşlılığına rağmen Elizabet'in bir oğul beklediğini Tanrı'nın habercisinden öğrendikten sonra, onu ziyarete gitmesi gerektiğini hissetti.
Elizabet Zekeriya'nın karısı idi. Çocukları olmamıştı ve bu ikisini de üzüyordu. Kendilerine bir çocuk vermesi için, Rabbe dua edip yakarmışlardı. Ama her şey boşunaydı; istekleri Tanrı katında kabul görmemişti. Bu nedenle Elizabet'e kısır, yani çocuk yapamaz gözüyle bakıyorlardı. Karı-koca ihtiyarlamışlardı, tek başlarınaydılar, yaşlı ve kederliydiler. Luka bu mucizeyi şöyle anlatıyor: Birçok kişi aramızda olup bitenlerin tarihçesini yazmaya girişmiştir. Nitekim başlangıçtan beri bu olayların görgü tanığı ve Tanrı sözünün hizmetkârı olanlar bunları bize iletmişlerdir. Ben de tüm bu olayları ta başından özenle araştırmış biri olarak bunları sana sırasıyla yazmayı uygun gördüm. Öyle ki, sana verilen bilgilerin doğruluğunu bilesin. Yahudiye kralı Hirodes zamanında, Abiya bölüğünden Zekeriya adında bir kâhin vardı. Harun'un soyundan olan karısının adı ise Elizabet'ti. Her ikisi de Tanrı'nın gözünde doğru kişilerdi, Rab'bin tüm buyruk ve kurallarına eksiksizce uyarlardı. Elizabet kısır olduğu için çocukları olmuyordu. Her ikisinin de yaşı ilerlemişti. Zekeriya, hizmet sırasının kendi bölüğünde olduğu bir gün, Tanrı'nın önünde kâhinlik görevini yerine getiriyordu. Kâhinlik geleneği uyarınca Rab'bin tapınağına girip buhur yakma görevi kurayla ona verilmişti. Buhur yakma saatinde bütün halk topluluğu dışarıda dua ediyordu. Bu sırada, Rab'bin bir meleği buhur sunağının sağında dikilip Zekeriya'ya göründü. Zekeriya onu görünce şaşırdı, korkuya kapıldı. Melek ona, "Korkma, Zekeriya" dedi, "duan kabul edildi. Karın Elizabet sana bir oğul doğuracak, onun adını Yahya koyacaksın. Sevinip coşacaksın. Birçokları da onun doğumuna sevinecek. O, Rab'bin gözünde büyük olacak. Hiç şarap ve içki içmeyecek; daha annesinin rahmindeyken Kutsal Ruh'la dolacak. İsrail oğullarından birçoğunu, Tanrıları olan Rab'be döndürecek. Babaların yüreklerini çocuklarına döndürmek, söz dinlemeyenleri doğru kişilerin anlayışına yöneltmek ve Rab için hazırlanmış bir halk yetiştirmek üzere, İlyas'ın ruhu ve gücüyle Rab'bin önünden gidecektir." Zekeriya meleğe, "Bundan nasıl emin olabilirim?" dedi. "Çünkü ben yaşlandım, karımın da yaşı ilerledi." Melek ona şöyle karşılık verdi: "Ben Tanrı'nın huzurunda duran Cebrail'im. Seninle konuşmak ve bu müjdeyi sana bildirmek için gönderildim. İşte, belirlenen zamanda yerine gelecek olan sözlerime inanmadığın için dilin tutulacak, bunların gerçekleşeceği güne dek konuşamayacaksın."
Zekeriya'yı bekleyen halk, onun tapınakta bu kadar uzun süre kalmasına şaştı. Zekeriya ise dışarı çıktığında onlarla konuşamadı. O zaman tapınakta bir görüm gördüğünü anladılar. Kendisi onlara işaretler yapıyor, ama konuşamıyordu. Görev süresi bitince Zekeriya evine döndü. Bir süre sonra karısı Elizabet gebe kaldı ve beş ay evine kapandı. "Bunu benim için yapan Rab'dir" dedi. "Bu günlerde benimle ilgilenerek insanlar arasında utancımı giderdi.
O günlerde Meryem kalkıp aceleyle dağlık bölgeye, Yahuda oymağının bir kentine gitti.
Zekeriya'nın evine girerek Elizabet'i selamladı.
Elizabet Meryem'in selamını duyunca rahmindeki çocuk hopladı. Kutsal Ruh'la dolan Elizabet, yüksek sesle şöyle dedi: "Kadınlar arasında kutsanmış bulunuyorsun, rahminin ürünü de kutsanmıştır!
Nasıl oldu da Rabbimin annesi yanıma geldi?
Bak, selamının sesi kulaklarıma eriştiği an, çocuk rahmimde sevinçle hopladı.
iman eden kadına ne mutlu! Çünkü Rab'bin ona söylediği sözler gerçekleşecektir."
Meryem de şöyle dedi:
"Canım Rab'bi yüceltir;
ruhum, Kurtarıcım Tanrı sayesinde sevinçle coşar.
48 Çünkü O, sıradan biri olan kuluyla ilgilendi.
İşte, bundan böyle tüm kuşaklar beni mutlu sayacak.
Çünkü güçlü Olan, benim için büyük işler yaptı.
O'nun adı kutsaldır.
Kuşaktan kuşağa kendisinden korkanlara merhamet eder.
Eliyle güçlü işler yaptı;
kibirlileri yüreklerindeki kuruntularla darmadağın etti.
Hükümdarları tahtlarından indirdi,
sıradan insanları yükseltti.
Aç olanları iyiliklerle doyurdu,
zenginleri ise elleri boş çevirdi.
Atalarımıza söz verdiği gibi,
İbrahim'e ve onun soyuna sonsuza dek
merhamet etmeyi unutmayarak
kulu İsrail'in yardımına yetişti.”
Demek ki, Meryem kadınlar arasında mübarek olanlardandı ve aynı zamanda mutlu idi. Çünkü Rabbin vaatlerine inanmıştı ve inanmaya devam ediyordu. Bu nedenden, oğlunun dünyaya getireceği iyi müjdenin ne olacağını Meryem daha rahat kavrayabilirdi.
Aynen böyle oldu, daha sonraları Hıristiyanlığın özü olarak adlandırılan olgunun ilk uygulayıcısı, masum ve saf bir kız çocuğu olan Meryem oldu.
İlk uygulamayı, hayranlık verici bir ilâhi ile Elizabet'i yanıtlamak suretiyle yaptı.
İşte tanrısal bir ilham neticesinde dile getirdiği sözler; bu sözlerle Hıristiyan inancı ilk defa vaaz edilmeye başlandı.
Küçük bir kızın böylesi mucizevî şekilde, az sözcüklerle Hıristiyanlığın özünü ve Kilise'nin dünyadaki görevini özetleyebileceğine inanmaları son derece güçtü. Hıristiyanlığın yayılmasından çok önceleri, Luka İncil'inde tüm bunların yazması inanmalarına yardımcı oldu.
Mesih İsa tarafından getirilen değerlerin, böylesi bir berraklık ve açıklıkla Meryem'ce ilân edilebilmiş olması mucizevî bir olgudur.
Dünyaya, kibirliler ve mağrurlar hükmediyorlardı, güçlüler idare ediyorlardı ve zenginler hayatın tadını çıkarıyorlardı.
İsa'dan sonra, kibirlilerin iç dünyası alçakgönüllüler tarafından altüst ediliyordu, güçlüler yoksullar tarafından yenilgiye uğratılıyordu ve zenginler geçici refahlarının sefaletini hissediyorlardı.
Sadece Tanrı'nın lütufu insanların ve dünyanın mutluluğunu gerçekleştirebilirdi. Bu gerçek ilk kez Elizabet'in bütün kadınların arasında mübarek şeklinde hitap ettiği ve sonraları tüm nesillerce mübarek diye çağrılan kadın tarafından ilân ediliyordu.
İSA'NIN DOĞUMU
İnsanlık Tarihinin Odak Noktası
Matta şöyle yazıyor: "Mesih İsa Yahudiye'nin Beytlehem'inde, kral Hirodes zamanında doğdu."
Luka: "O günlerde Sezar Augustus yayınladığı bir kararname ile egemen olduğu toprakların tümünü içeren bir nüfus sayımının yapılmasını buyurdu. Bu ilk nüfus sayımı Suriye genel valisi olduğu devirde gerçekleştirilmişti. O topraklar üzerinde yaşayan herkes, doğum yeri olan beldeye gidip nüfus kütüğüne kaydını yaptırıyordu. Davut ailesinin bir ferdi olan Yusuf, hamile karısı Meryem'i de yanına alarak nüfus kütüğüne kayıt olmak üzere, Nasıra kentinden ve Celile yöresinden Yahudiye'ye Beytlehem diye bilinen Davut'un şehrine doğru yola çıktı.”
Bu da bize gösteriyor ki, İsa'nın doğumu oldukça emin ve güvenilir verilere dayalı tarihsel bir olgudur. Mesih İsa'nın doğumu Augustus'un Roma İmparatoru olduğu ve "Büyük" lakabıyla tanınan Kral Hirodes'in Suriye valisi sıfatıyla Yahudiye ve Kirinus bölgelerini yönettiği devirde oldu.
Eski dönemlerde her ulusun kendine özgü bir takvimi vardı. O halkın tarihinde meydana gelmiş çok önemli bir olay, başlangıç senesi olarak seçiliyordu. Seneler de bu noktadan hareket etmek suretiyle numaralandırılıyordu. İbrani ulusu evrenin yaradılışını başlangıç noktası kabul ederek numaralandırabileceğine inanıyordu. Bu kronolojiye göre, Mesih İsa evrenin yaradılışından 3760 sene sonra doğmuş oluyordu. Fakat hesaplama bilimsel olmayan yöntemlere dayanılarak yapılıyordu. Çünkü insanlığın ulaştığı bugünkü yüksek bilimsel düzeye rağmen, evrenin yaratılış tarihi kesin bilinemiyor. Gerçeğe daha yakın olanı Romalıların sistemi idi. Romalılar takvim başlangıcı olarak, kurdukları imparatorluğun tesis ediliş tarihini seçmişlerdi.
IV. Yüzyılda Roma'da yaşamış Küçük Diyonisius adında, okumuş bilge bir keşiş, İsa' nın doğumunu Roma takvimine göre hesaplamaya kalkıştı. Hesaplamalarını bulabildiği mevcut veriler yardımıyla yaptı. (o çağlarda bu veriler ne sayıca fazlaydılar ne de kesinkes doğru diyebileceğimiz türdendiler) İncelemelerinden ortaya çıkardığı sonuç, İsa'nın Roma'nın kuruluşundan sonra 754 senesinde doğmuş olacağını gösteriyordu (Latincede ab Urbe condita deniyordu).
Bu hesaplamalar esas alınarak, Hıristiyan takvimi türetildi. Zaman iki büyük dilime ayrıldı: İsa'dan önce ve İsa'dan sonra, yani, İ.Ö. ve İ. S.
Ayrım noktası olarak, Roma'nın tesis edilişinin 754'cü senesi alınmıştı. Önceden olan her şey, birinci seneden başlayarak artan bir dizi halinde tersine doğru numaralandırılıyordu. Sonra olan her şey ise, birinci seneden itibaren azalan bir dizi şeklinde ileriye doğru numaralandırılıyordu.
Bir örnek verelim. İsa'nın imparator Augustus zamanında doğduğunu gördük. O halde Augustus'un İsa'dan önce doğmuş olması gerekir. Augustus'un doğum tarihi gerçekte İsa'dan önce 63 senesine rastlamaktadır; ölüm tarihi ise İsa'dan sonra 14' dür. Bu durumda, Augustus'un yaşını bulmak için, seneleri birbirlerinden çıkarmak değil, toplamak gerekir: 63+14=77.
Böylece İsa'nın doğumu, çağları ayıran tarihi belirlemiş oldu. Buna göre daha önce olmuş her şey putperest çağa ait olur. Bu zaman ayrımından sonra olan her şey ise Hıristiyan çağına ait olmaktadır. Bu çağda Meryem'i bütün kadınların üstünde bir konuma yükselten Mesih İsa'nın müjdesi, tüm yerkürede yayıldı halen de yayılmaktadır. Beytlehem'de şafak söktüren, kardeşlik, merhamet, adalet, barış gibi belirli prensipler güçlükle de olsa, artık bütün ulusların ve tüm insanlığın yaşamlarına girmiş oldular.
Beytlehem
Büyük bir tarihi olgu olarak nitelendirilen Mesih İsa'nın doğuşu Yahudiye'nin küçük, eski bir kentinde, Beytlehem'de gerçekleşti.
Bu beldenin etrafı buğday tarlalarıyla kaplıydı. Bu yüzden buraya İbranice Ekmeğin Evi anlamına gelen Beytlehem deniliyordu.
Beytlehem Yeruşalem'in sekiz kilometre güneyindeydi. Deniz seviyesinden sekiz yüz metre yükseklikte, bir tepenin yamaçlarına sırtını dayamış bir halde uzanıyordu.
Kent tarihi önemini, baştan aşağı zırhlar içerisinde ve ağır silahlarla kuşanmış devi sapanıyla yere seren çoban, Davut'un yurdu oluşundan alıyordu. Coğrafik bakımından önemsiz ve küçük, fakat dinsel açıdan çok önemli bir şehirdi. Mika peygamber de şöyle söylemişti:
Ve sen, Beytlehem, Yahudiye'nin toprağı
Sen Yahudiye'nin prenslikleri arasında artık en küçük değilsin,
Yusuf, Nasıra'da marangozluk yaparak geçimini sağlayan Davut ailesinden gelen bir adamdı. Bu durumda ata toprağı Beytlehem'di.
İmparator Augustus'un emriyle, Beytlehem nüfus kütüğüne kaydını yaptırmaya gitmek üzere Nasıra'dan ayrıldı.
Nasıra'dan Beytlehem'e, kuş uçuşu yüz yirmi kilometrelik bir mesafe vardı. Oldukça engebeli, bozuk ve güvenli sayılamayacak bir yoldu. O dönemlerde yolculuklar yaya olarak ya da çok ağır giden eşeklerin sırtına binilerek yapılıyordu. Sadece zengin ve soylular seyahatlerini at üzerinde yapıyordu.
İncil'de, Yusuf un o yolculuğu nasıl ve kaç günde tamamladığı yazılı değildir. Günde elli kilometre gittiklerini düşünürsek, yolculuk için ortalama üç güne ihtiyaç vardı.
Yusuf ile hamile olan Meryem'in yürüyerek seyahat etmiş olmalarına ihtimal verilemez. Büyük bir ihtimalle Yusuf hamile olan karısı için bir eşek bulmuştur. Bu halde yolculuk üç gün yerine beş gün sürmüş de olabilir.
Yusuf ve Meryem'in Beytlehem'e doğumdan önce ulaştıkları söyleniyor. Yıpratıcı bir seyahatin, Meryem'in erken ve mutsuz bir doğum yapmasına neden olabileceği tehlikesi vardı. Bu tehlikeyi göz ardı etselerdi, büyük bir ihtiyatsızlık örneği sergilemiş olurlardı.
Gerçekten de Luka İncil'inde şöyle yazıyor: "Ve onlar orada (Beytlehem'de) bulundukları sırada doğumun günleri tamamlandı."
Bu da gösteriyor ki, Beytlehem'e doğumdan bir kaç gün önce varmışlardı. Yol yorgunluğunu üzerlerinden atıp dinlenebilecekleri ve Meryem'in durumuna uygun, kalabilecekleri bir yer bulmaya zamanları olmuştu.
"Orada (Beytlehem'de) bulundukları sırada, Meryem'in doğum vakti geldi ve çocuğunu dünyaya getirdi. Sarmalayarak kundakladı ve onu saman dolu bir yemliğin içine yatırdı. Çünkü konaklayabilecekleri boş odası olan bir han bulamamışlardı."
Bu son sözcüklerde dünyanın doğmakta olan Mesih'i ret edişi ve Yusuf ile Meryem'i alçaltılışı vurgulanmak istenmiştir. O dönemlerde, Filistin'de, bir hanın ne anlama geldiğini bilmek gerekir. Han; ortasında kuyusu bulunan, kemerli genişçe bir avludan ibaret bir yerdi. Gezginler binek hayvanlarını konakladıkları locaların önlerindeki sabit direklere bağlıyorlardı. Uzanmak ve uyumak üzere kapalı alanda kendilerine bir yer seçiyorlardı. Otelci hayvanlara su, kuru ot ve saman veriyordu. Müşterilerinin uyuması için bir şilte, bir çarşaf ve kış mevsiminde de avlunun bir köşesinde ısınabilecekleri bir ateş yakıyordu.
Saygın ve paralı konuklar için ayrılan, özel odalar da vardı. Bu odalar kemerlerin tahta ya da çadır beziyle perdelenmesi yoluyla oluşturuyordu.
Meryem'in içinde bulunduğu koşullarda, Yusuf un onu özel bir konaklama locasına götürmüş olduğu düşünülemez. Özel odaların sayısı son derece azdı ve fiyatları yüksekti. Üstelikte hepsi tutulmuştu. Çünki nüfus sayımı çok sayıda insanın Beytlehem'e akın etmesine sebep olmuştu. Yusuf un o beldede konukseverliğini dileyeceği herhangi bir akrabası veya bir arkadaşı varmıydı bunu bilemeyiz. Meryem'in de fikrini aldıktan sonra, kentin etrafını çevreleyen kırsal bölgede ki mağaracıklardan birine sığınmayı düşündü. Her yerde bulunan bu mağaralar, kötü ve elverişsiz hava koşullarında çobanlara sığınak görevi yapıyorlardı. Hayvanlar için ağıl olarak veya çiftçilerin ürünlerini sergiledikleri dükkancıklar olarak da kullanılıyordu.
O mağaracıkların birinde, gecenin gizliliğinde, sessizliğinde ve barışında İsa doğdu.
TANRI'YA ŞAN VE ŞEREF İNSANLARA SULH VE SELAMET
Hayvan Yemliği
Luka'nın, iki kez işaret ettiği bir nokta var; Meryem, çocuk İsa'yı sarmalayıp kundakladıktan sonra, onu bir hayvan yemliğinin içine yerleştirdi. Hayvan yemliğinin görünüşü bir beşiği andırmaktadır. Yumuşaktır ve kuru otun tabii kokusunun sıcaklığı hissedilir. Hemen hemen Filistin'de bütün mağaracıklarda ve evlerdeki ortak unsur hayvan yemliğidir. Çünkü o dönemlerde hayvanlar insanlarla beraber aynı yeri paylaşıyorlardı. Ailenin doğal bir üyesi gibiydiler.
Bu sebepledir ki içinde oturan hiç kimse olmasa dahi, her mağarada bir hayvan yemliği bulunuyordu.
İncilciler Beytlehem'de ki mağarada, bir hayvanın bulunup bulunmadığından söz etmiyor. Belki, sadece Meryem'in seyahat sırasında bindiği sıpa mağarada bulunuyordu. Bu görüntü, sonradan İsa'nın doğuşu ile ilgili ayrıntıları zenginleştirmek isteyen yazarlarca eklenen bir nokta oldu. Bütün bu anlattığımız ayrıntılar çok şiirsel, romantik ve heyecan vericiler. Ama hayal ürünü olup, İncil'in basit ve yalın anlatımına uymamaktadır.
Doğum sahnesi içtenliği ve taşıdığı anlamla hep coşkun bir heyecan yaratmıştır. Beytlehem'in mütevazı ve dökük mağarada gözlerini dünyaya açan bebek, acıları, kederleri, yorgunlukları, zahmetleri paylaşmak, insanları günahtan kurtarmak ve onları krallığına lâyık birer birey yapmak üzere dünyaya gelen Mesih İsa idi.
Annenin Sevinci
Beytlehem'de kırsal arazideki, çobanlara daha önce değinmiştik. Luka: "Beldeyi çevreleyen dış mahallelerde, açık arazide kamp kurmuş bazı çobanlar vardı. Gece boyunca sürülerine göz kulak oluyorlardı. Gözleri kamaştıran görkemli bir ışık kümesi içinde, Rabbin bir meleği onlara göründü. Bu olay karşısında büyük korkuya kapıldılar" diye anlatıyor.
Mucizevî olaylar ne tür haber verecek? Sevinç mi, yoksa ızdırap mı? Memnunluk verici hoş olaylar mı, ya da elem verici olaylar mı? Teselli edici sözler mi ve yahut ta azarlayıcı sözler mi? Bu olaylar her zaman şaşkınlık ve korku yaratmıştır.
Bu defa çok sevinçli bir olay söz konusuydu. Mutluluk verici ve muhteşem bir olaydı, çok yüce bir teselliden söz ediliyordu.
Luka anlatısını şu sözlerle sürdürüyor: "Melek onlara: Korkmayın; ben size bütün bir ulusa verilmiş büyük bir sevinci müjdeliyorum. Bugün Davut'un kentinde, size bir Kurtarıcı doğdu. Onu tanımanın yolu şudur: sarmalanıp kundaklanmış bir bebeği saman dolu bir hayvan yemliğine yatırılmış bir halde bulacaksınız dedi".
Luka anlatısını şöyle sürdürüyor: "Meleğe ilâhiler söyleyen kalabalık bir göksel yaratıklar grubu da katıldı:
Göklerdeki Tanrı'ya şan ve övgüler olsun;
Yeryüzündeki iyi niyetli insanlara sulh ve selâmet gelsin!"
Doğuş gecesi meleklerinin ilâhisi, Hıristiyanlığın getirdiği büyük yeniliği müjdeliyordu. Yani En Yücelerdeki Tanrı'yı överek yüceltmek ve sonra da dünyadaki iyi niyetli insanlara sulh ve huzur dilemek.
Bu ilâhiyi bölmek mümkün değildir. Tanrı'yı tek babamız olarak kabul etmez ve öyle algılamazsak, dünya üzerinde barış ve huzuru elde etmemiz mümkün olmaz. Tek Rab, Baba'nın sadık ve itaatkâr çocukları olamamışsak iyi niyetli insanlar olmamız da imkânsızdır.
Meleklerce teşvik edilen ve iyi niyetle hareket eden çobanlar, yeni doğmuş olanı görmeye gitmek üzere yola çıktılar.
Söz konusu sahneyi Luka şöyle aktarıyor: "Melekler göğe doğru yükseldikleri zaman, çobanlar kendi aralarında şöyle konuştular: Haydi hep birlikte Beytlehem'e kadar gidelim. Rab Efendimizin bize tanıttığı, vuku bulan o fevkalâde şeyi kendi gözlerimizle görelim".
Gittiler ve saman dolu hayvan yemliğinde yatar durumdaki Bebeği, Yusuf ve Meryem ile birlikte buldular. "Onu gördükten sonra, Meleğin ağzından öğrendikleri hususları dile getirdiler ve bunları işiten herkes şaşkınlıktan dona kaldı".
Melekler tarafından insanlığın Kurtarıcısı olarak müjdelenen bir Bebeğin huzurunda, basit bir çobanın heyecana kapılarak diz çökmesi ve değerli bir şeyini sunması doğaldır. Bu bir meyve sepeti, biraz peynir, biraz ekşimik ya da doğrudan doğruya bir süt kuzusu olabilir. Tüm bunlar bir ananın yüreğini sevinçle doldurmaya yeten şeylerdir. İsa'nın içinde sırt üstü yattığı hayvan yemliğinin önünde, dindarca hürmet gösterisinde bulunan çobanları görünce, Meryem'in neşe duyduğu gerçektir.
En büyük teselli ve en büyük sevinç çobanların anlattıkları, Rabbin meleğinden aldıkları görüntü ve "büyük bir sevinç" müjdeleyen sözlerden çıkıyordu.
Meryem, bu olaylarda alçakgönüllülükle, minnettarlıkla, yüksek dindarlıkla, Rabbe övgüler dizen ilk şahıs oldu. Çünkü o, bütün iyi niyetli, barışı seven ve isteyen insanların da annesi oldu.
Meryem, Rahminde taşıdığı meyveden, İsa'dan sevinç duyuyordu. Olağanüstü yollarla gerçekleşen bu hamileliğinden dolayı kibirlenmiyordu, kendine bir övünç payı çıkarmıyordu. O Rab'bin en ağır işçilerinden biri oldu.
Takdirle karışık bir hayranlık içerisinde, yemlikte yatan Rabbine bakıyordu. Rabbe övgüler dizen, meleklerin ilahisine katılan çobanların sözlerini heyecanla dinliyordu. Tanrı'ya övgüler dizerek ve ona itaat ederek, onun isteğini yerine getirerek doğum gizemini dopdolu yaşadı. İnsanların kurtuluşu, meleklerce verilmiş "En Yücelerdeki Tanrı'ya şan ve şeref, yeryüzündeki iyi niyetli insanlara sulh ve selamet gelsin" Meryem, Luka'nın dediği gibi, "Onların sözlerini hep dinlerdi. Annesi bütün bu olup bitenleri yüreğinde saklardı.”
O kutsal gecede her türlü konfordan yoksun mağarayı, oğlunun mucizevi doğuşunu, yemliği, çobanların anlatısını ve özellikle de Hıristiyanlık kurtuluşu çağını açan meleklerin ilâhisini yüreğinde yaşatıyordu.
İSA'NIN MABETTE TANRI'YA SUNULMASI
Meryem Oğlunu Tanrı'ya Sunuyor
Meryem Oğul ile birlikte acı çekmek suretiyle insanlığın kurtuluşuna katkıda bulunmuştur Oğlunu Haç üzerinde görmek hangi ana için kolaydır.
İsa kendini kurban ederek, dünyayı günahtan kurtarmak için bu dünyaya gelmişti. Kötülüğün baskısından kurtulmanın yüksek bir bedeli vardı. Bu bedel de İsa'nın ölümüyle ödenmiş oldu. Musa'nın yasası, çocuğun doğumunun üzerinden sekiz gün geçmesinden sonra, sünnet töreni, yani etinin kesilerek kanının akıtılması aracılığıyla, çocuğa ad konulmasını zorunlu kılıyordu. Meryem ve Yusuf, Musa'nın yasasına uymak uğruna, mabede sunuluş geleneğini uyguladıkları gibi, İsa'ya bu sünnet törenini uyguladılar. Yasa, bir kadının ilk erkek çocuğunun Tanrı'ya sunulmasını ve mabede adanmasını kurala bağlıyordu. İlk erkek çocuk ailenin değildi. Özel bir biçimde Tanrı'ya veriliyordu. Aynı yasa, hayvanlar için de geçerliydi. Bir koyunun ilk kuzusu, bir keçinin ilk yavrusu, bir sığırın ilk danası, güvercin yuvasının ilk yavrusu mabede götürülüyordu. Tanrı'nın kabul ettiği adak olarak sunak üzerinde kurban ediliyordu. Bir kadının ilk erkek çocuğu, hayvanlara uygulandığı gibi öldürülmüyordu. Ama kâhinlik derecesine eş bir konumda Tanrı'nın hizmetine adanmış bir halde mabette yaşamak zorundaydı. Fakat mabedin din adamı gereksinimini Levi kabilesi karşılıyordu.
Kurtulmalık bedelini ödeyerek ilk erkek çocuklarını eve geri götürebiliyorlardı. Bundan başka yasa, anneye bir başka töreni, Arınma törenini yüklüyordu. Anne, Mabet'e bir süt kuzusu, yoksul ise bir çift horoz ya da bir çift güvercin getirmeliydi.
Meryem, Yusuf ve kucağında İsa olduğu halde, Sunma ve Arındırılma törenlerini yerine getirmek için Beytlehem'den Yeruşalem'e gitti. Beytlehem'den Yeruşalem'e yürüyerek gitmek, iki saat tutuyordu. Büyük bir olasılıkla Meryem bu uzaklığı yürüyerek kat etti. Mabet'e ulaştığında bitkin ama içi huzur doluydu.
Luka, beraberinde iki güvercin yavrusu götürdüğünü söylüyor. Bu da İsa'nın ailesinin, yoksul aileler arasında kabul edildiğinin bir işaretidir.
Diğer anneler bu olayın yerine getirilmesinin basit bir formaliteden öteye gitmediğinin bilincindeydiler. Bir kez iki güvercin sunak olarak sunuldu mu, atalar öz çocuklarını eve geri götürebiliyorlardı. İleride doğabilecek çocukları ise bu konumda aile içerisindeki normal yaşantılarını sürdürebiliyorlardı. Meryem ise sahip olduğu tek Oğlunu gerçek anlamda Tanrı'ya sunmayı biliyordu. İki güvercin sunması yasaya onun itaatini gösteriyordu. Ama Meryem'in kutladığı tören gerçek anlamda bir kurbandı. Mabedin sunağı üstünden başlayan ve Haç'ın üzerinde tamamlanacak olan kurbandı. Ana yüreğinin bütünüyle Meryem, kendi kendi doğurduğu Mesih'i dünyayı kurtaracak bir kurtuluş bedeli olarak sunuyordu.
"BİR KILIÇ YÜREĞİNİ DELİP GEÇECEK"
Meryem'in yarasını ilk gözler önüne seren, Rabbin Mesih'i kendisine tanıştıracağına dair söz verdiği bir ihtiyar oldu. Bu kocamış yaşlının adı Şimon idi ve hemen hemen yüz yaşını geçmişti. Uzun yaşamını Rabbin söz verdiği, peygamberlerin müjdelediği ve İsrail ulusunun çok uzun süredir beklediği O'nun mabette Tanrı'ya sunuluşunu bekleyerek geçirmişti.
Yaşlı Şimon, küçük İsa'yı gördüğünde, yumuşakça onu Meryem'in kollarından sıyırdı. O'nu kolları arasında tutarak, başını yükseklere, göğe doğru kaldırdı. Mesih'i gözleriyle görme lütufuna eriştikten sonra, Tanrı'nın kendisini ölüme yollaması için yakararak şunları söyledi:
Ey Rabbim, vermiş olduğun sözü tuttun; kulun olan ben artık huzur içinde ölebilirim. Çünkü senin sakladığın ve tüm halkların gözü önünde hazırladığın Kurtuluşu, ulusları aydınlatıp senin halkın İsrail'e yücelik kazandıracak ışığı gözlerimle gördüm.
Demek ki İsa, insanlığı nurlandıracak ışık İsa Mesih'di. O ışığı gördükten sonra yaşlı Şimon huzur içinde ölebilirdi. Fakat ölmeden önce, oğlunun acılarını paylaşacak olan anneyle konuşmak istedi.
İsa'nın görevi kolay, denebilecek nitelikte değildi. Üstlendiği görev, tüm insanlar için ödenecek olan ve herkes tarafından kabul olunmayacak olan bir kurbanlıktı. Bu durumun bilincinde olan Şimon, acı ve merhamet dolu bir sesle Meryem'e hitap ederek şöyle devam etti:
“İşte bu çocuk, İsrail'de birçoklarının düşmesine ya da yükselmesine yol açmak üzere gelmiştir. Senin kalbine de adeta bir kılıç saplanacak. Bütün bunlar, birçoklarının yüreğindeki düşüncelerin açığa çıkması için olacak.”
İşte yaşlı Şimon'un Rabbin annesine verdiği dehşetli haber buydu. Meryem hep mutlu ve hoşnut bir anne olmayacaktı. Sadece sevinçleri tanımayacaktı, en kahredici kederleri de yaşayacaktı.
Kurbanın Annesi. Oğlu kurtuluşun bedelini acılar ve ızdıraplar içinde öderken O'nu Haç altında seyrederek acı çekecekti.
İşte bunun içindir, bir kılıç Meryem'in ruhunu ve yüreğini delip geçmişti. Golgota tepesindeki son darbeye kadar.
Fakat kederler ilahi kurbanın annesi olan Meryem için, Yeruşalem'in kapısından başlamıyordu. İsa'nın doğumundan sekiz gün sonra, sünnet olduğu zaman ve kurban olarak mabette Rabbe sunulduğu anda başlıyordu.
Diğer erkek çocuklar için geçerli olan iki güvercinin kurtulmalık ödenebilmesi olayı, Mesih için söz konusu değildi. O, orada sunak üzerinde değil, Golgota'da Haç'ın üzerinde kurban edilecek olan adak olarak Baba tarafından sunulmuştu. Mabette, o sunaktan İsa'nın ve annesinin kederli öyküsü başlıyordu.
Senin kalbine adeta bir kılıç saplanacak" dedi yaşlı Şimon Meryem'e. Ve kılıcın keskin yüzü, sanki o an Meryem'in yüreğini delip geçmişti. Böylece onun kederli annelik görevi de başlıyordu.
MÜNECCİMLER,ÇOCUĞU ANNESİ MERYEM İLE BERABER GÖRDÜLER
Müneccimlerin ve Dünyanın Huzurunda
Mabetten dönüşte, yüreğini delen kılıç darbelerinin verdiği tanımlanamaz acılar içerisinde Meryem, Yusuf la birlikte İsa'yı Beytlehem'e geri götürdü.
O sevimli küçük, bir "belirti", yani iyi ve kötü arasında bir çarpışma noktası olacaktı. Gerçekten çok kısa bir zaman dilimi süresince de kendisi korkunç savaşın ilk belirtilerini görecekti.
Bu arada Beytlehem'den çok uzaklarda, Filistin'den uzak bir ülkede, hiç kimsenin öngöremeyeceği bir olay gerçekleşiyordu. Bu olay, birkaç zaman sonra garip kılıklı bazı yabancıların Yeruşalem'e varmaları üzerine su yüzüne çıktı.
Doğudan, belki de Fars diyarından geliyorlardı. Onlara "bilge" anlamına gelen Müneccimler diyorlardı.
"Avesta" adlı bir kitap üzerinde bilimsel incelemeler yapıyorlardı. Sürekli gökyüzü çarkını mantıksal bir yöntemle sorguluyorlardı.
Çünkü yıldız takımlarının, değişik varyasyon konumlarını gözlemleyerek insanların ve ulusların kaderini okuyabileceklerine inanıyorlardı.
"Avesta" da bundan başka, kuyruklu bir yıldızın gökyüzünde görünmesinin, büyük bir kralın, Yahudilerin Kralının doğuşunu müjdeleyeceği de yazılmıştı.
Bu Müneccimler bir gece ansızın çok parlak bir yıldızın gökyüzünde parıldayarak belirmeye başladığını gördüler. "Avesta" nın sözlerini anımsayarak Yahudiye'deki olağanüstü olayı düşündüler.
Karşı koyulmaz bir arzu ile kuyruklu yıldız tarafından doğumu müjdelenmiş olan bu büyük krala saygı ve bağlılıklarını sunmak isteğiyle, Filistin topraklarına doğru yola koyuldular.
Müneccimler kaç kişiydiler? Olayı nakleden İncilci Matta, sayıları konusunda bir şey söylemiyor. Ama efsane yazarlarınca derlenmiş halk öykülerinde müneccimler üç kişi olarak tasvir edilir. Çünkü üç rakamı eski zamanlarda en mükemmel rakam idi.
Ayrıca, her birine bir özel isim de yakıştırılmak istendi. birincisine Kaspar ikincisine Melkyor, üçüncüsüne de Belşassar adları verildi. Belşassar, bütün dünya halklarının, ırk ve renk ayrımı olmaksızın İsa tarafından cezb edildiklerini göstermek isteğiyle, halk tasvirlerinde bir zenci olarak resmedildi.
Oysa Matta hiçbir ayrıntıya yer vermiyor, kaç kişi olduklarını söylemiyor, adlarını belirtmiyor, hangi ırk ve renge mensup olduklarını tanımlamıyordu. Sadece basit ve yalın biçimde şunu yazmakla yetiniyordu: "İsa, Kral Hirodes'in devrinde Yahudiye'nin Beytlehem kasabasında doğduktan sonra bazı müneccimler (yıldız-bilimciler) doğudan Kudüs'e gelip şöyle dediler: Yahudilerin Kralı olarak doğan çocuk nerede? Doğuda onun yıldızını gördük ve ona tapınmaya geldik".
Gerçekte Yeruşalem'de Yahudilerin kralı vardı. Hirodes, Roma İmparatoru tarafından Giudea'nın Kralı olarak atanmıştı. Gücü ve otoritesi öylesine çoktu ki, "Büyük Hirodes" diye çağrılıyordu. Mertebesine ve unvanına, ne derece düşkün biri olduğu tahmin edilebilir. Egemen olduğu topraklar üzerinde başka bir kralın doğabileceği düşüncesi dahi, uykusunu kaçırtabiliyordu. Matta İncilde şöyle yazıyor: "Kral Hirodes, bunu duyunca bütün Kudüs halkıyla birlikte çok tedirgin oldu. Tüm baş kâhinleri ve ulusun din bilginlerini toplayarak onlara Mesih'in nerede doğacağını sordu.”
Onlar, Mika ismindeki bir peygamberin çok seneler önce dile getirdiği şu sözcükleri anımsadılar: "Ve sen, Yahuda aileleri arasında bulunmak için küçük olan Beytlehem Efrata, İsrail üzerine hükümdar olacak adam bana senden çıkacak.”
Bu nedenle Kral Hirodes'in sorusuna verilecek yanıt, açık ve kesindi:
"Yahudiye'nin Beytlehem'inde; Peygamber tarafından bu biçimde ilan edilmiştir". Bu sözleri işiten Kral Hirodes'in, öfke seli içerisindeki yüreği hop inip hop kalktı. Saltanatının tehdit altında olduğunu hissetti. Yeni veliaht bir Peygamber tarafından ilan edilmişti. Parlak bir kuyruklu yıldızın gökyüzünde görünmesiyle belirlenmişse, bu yeni veliahdın kendisinden daha büyük olacağının ve oğullarının tahta çıkışını engelleyeceğinin kanıtıydı. Bu nedenle veliahdı daha beşikte iken yok etme gibi şeytanca bir kurgu, hemencecik kafasının içerisinde biçimlendi. Fakat bu zalimane düşüncesini gizli tutarak açıklamadı. Beytlehem'de doğan çocuğa kendisinin de tapınmak istediğini söyledi.
"Bunun üzerine Hirodes yıldızbilimcileri gizlice çağırıp onlardan yıldızın göründüğü anı tam olarak öğrendi. Onları Beytlehem'e gönderirken dedi ki, "Gidin, çocuğu dikkatle arayın, bulduğunuz zaman bana haber verin, ben de gelip ona tapınayım."
Diz Çöktüler ve Çocuğa Tapındılar
Müneccimler, kuyruklu yıldızı izleyerek, seyahate devam ettiler. Yıldız, "Çocuğun bulunduğu yerin üzerinde durdu." Meryem'le Yusuf, mağarada doğmuş bebeği korumak için mütevazı ve basit bir eve taşındılar. Bu evde, Matta'nın İncilde anlattığı sahne sürüyor:
“Yıldız gördüklerinde olağanüstü bir sevinç duydular. Eve girip çocuğu annesi Meryem'le birlikte gördüler.” Meryem, hayvan yemliğinin içerisinde ağlayan çocuk İsa'nın huzuruna koşup toplanmış çobanların görüntüsünde sevindi. Keskin bir kılıç gibi, ana yüreğini deşip yaralayan yaşlı Şimon'un sözleriyle de ızdırabı denedi. Şimdi tapınan müneccimler Meryem'in yüreğinde yeni bir hoşnutluk ekiyorlardı. Matta şöyle devam ediyor: "Müneccimler yere kapanarak çocuğa tapındılar. Hazinelerini açıp ona armağan olarak altın, tütsü ve mür sundular."
Eski dönemlerde, uzak diyarlara bir ziyaret yapmak için yola çıkan kişi, mutlaka beraberinde birkaç armağan götürüyordu. Bu bir gelenekti. Müneccimler de, Matta'nın "hazineleri" diye belirttiği armağanları yanlarına alarak hareket ettiler. Böylesine önemli kişilerin ve bilginlerin armağanlarının kesin bir anlamı olmalıydı. Nitekim altın, kralların yükledikleri ve tebaalarından topladıkları vergiyi temsil ediyordu. Müneccimlerin ilk armağanı, İsa'nın Kral olduğunu söylemek istiyordu. Buhur ise, kâhinliğin onurunu temsil ediyordu. Bu ikinci armağan, İsa'nın bir kâhin olduğunu anlatmak istiyordu. Üçüncü armağan ise mür idi. Çünkü bir gün Kral İsa ölecek ve bedenine mür sürülecektir.
Fakat küçük İsa, Tanrı'nın ulusunun kurtuluşu için kurban edilecek olandı. Bu nokta, korunması amacıyla cesetlere sürülen, çok değerli ve hoş kokulu yağ ile belirtilmişti. Çocuğa tapınan doğulu müneccimler sahnesinde mevcut olan Meryem Ana hem seviniyordu hem de kederleniyordu. Çünkü müneccimler tarafından tapınılan çocuk acı çekecekti, ölecekti, fakat sonradan dirilecekti.
MISIR'A KAÇIŞ
Hirodes'in Hiddeti
İsa'yı beşiğinde öldürtmeyi düşünen vahşi, kıskanç ve zalim hükümdar kim idi? Hirodes ismiyle tanınan bir idumi oğluydu. Tarihe "Büyük" lakabıyla geçmişti. İktidarını vicdan azabı duymaksızın ve acımasızca uygulamada, özellikle hırs ve fesatçılıkla büyük Kral unvanını elde etmişti. Kral unvanını korumak için, ilk önceleri Antonius'a bel bağlamıştı. Ama Anzio muharebesinden sonra siyasî ve askeri dengelerin değişmesiyle, hizmetinde olduğu ve tüm varlığıyla ona bağlı bulunduğunu dile getirdiği Octavianus'a yakınlaşmıştı. Octavianus İmparator Augustus adıyla tahta çıktığında, onu armağanlara boğdu.
Yeruşalem kentinin imarı ettirdi. Dindarlıktan çok gurur ve gösteriş nedeniyle mabedi yeni baştan restore ettirdi. Kayseri ve Sebastes gibi, Romalı adlar taşıyan yerleşim merkezleri yaptırdı. Roma geleneklerine uygun olmak üzere, çeşmeler, kaplıcalar, hamamlar, spor sahaları, tiyatrolar inşa ettirdi. Bu nedenle, putperestlerin örf ve âdetlerini edinmek istemeyen İsrailliler tarafından sevilmemişti. Onu "iena idumea" diye çağırıyorlardı.
Tarihte çok az sayıdaki hükümdar onun gibi yüz kızartıcı suçlarla lekelenmiştir. Kaynı olan Eristobulus'u hamamda boğdurarak öldürttü. Karısı Marianna ve kaynanası Allessandra'yı işkence ederek yok etti. İki oğlunu boğazlattı ve bir üçüncüsünü de ölüme mahkûm ettirdi.
İşlediği her yüz kızartıcı cinayetten sonra, Kral Hirodes, kendisini imparatora affettirmek için, değerli armağanlarla Roma'ya koşuyordu. Olanlardan İmparator da bıkmış olacak ki, bir kez şöyle dedi: "Evlâdı olmaktansa bir domuzu olmak çok daha iyidir". İsraillilerin domuz etini haram sayarak yenmesini yasakladıklarına atıfta bulunuyordu.
Beytlehem'de bir mağarada gözlerini dünyaya açmış olan Bebeği ortadan kaldırmayı becerebilseydi, kendini bağışlatmak
için Roma'ya bir gezi tertiplemesine gerek kalmazdı. Kim bunun farkına varırdı? Kim onu Augustus'a ihbar edebilirdi? Yusuf ismindeki yoksul marangoz mu? Meryem adındaki kadın mı?
Hirodes bu defa kendinden çok emindi. Bu nedenle bilginlere şöyle demişti; "Gidin ve özenle bebek hakkında bilgi edinin. Onu bulacağınız zaman gelişmelerden derhal beni haberdar edin, çünkü ben de gidip ona tapınmak istiyorum".
Tanrının oğlu, Gök tarafından korunuyordu. Başka araçlarla, daha etkili bir otorite tarafından gözetiliyordu.
Müneccimler, rüyalarında gizemli bir şekilde Hirodes'e geri dönmemeleri ve yeni doğmuş Kralın nerede bulunduğunu ona söylememeleri hakkında uyarıldılar. Gidiş yolundan farklı bir dönüş güzergâhını takip ederek, gizlice geri döndüler. Kıskançlık ve içini kemiren öfkesiyle kalmış kral Hirodes onları boşuna bekledi. Müneccimlerin kendisine oyun ettiklerini anladığı zaman öfkeden deliye döndü. Gözünü kan bürüdü ve iki yaşın altındaki tüm Beytlehem'deki çocukların öldürülmelerini emretti. Katledilecek bebek yığınının arasında, Yahudiye'nin yeni Kralı olarak yıldız tarafından müjdelenmiş, yeni doğmuş bebeğin de yer alacağı ona göre kesindi.
Yaşlı Şimon'un bildirdiği gibi İsa, ilahî isteğe karşı olan insani tutkuların kavgasında bir "çelişki unsuru" çevresinde iyi ve kötünün çarpıştığı nokta oluyordu.
"Ekmek evi" anlamına gelen, Meryem'in oğlunun gün ışığını ilk gördüğü yer olan Beytlehem, bir savaş alanına dönüştü. İlk şehitlerce dökülmüş bir "kan evine" dönüştü. Tarihe "masumların katliamı" adı ile geçen hüzünlü olay, böyle meydana geldi.
Bir gün kral Hirodes'in muhafızları, Beytlehem'e saldırdılar. Soykırım olarak nitelenebilecek böylesine bir katliamın sebebini
Kimse kavrayamamıştı. Dehşete düşmüş anaların korku ve panik içinde yuvalarından fırlamış gözleri önünde, beşikteki, annelerin kollarındaki küçük erkek çocuklarının yumuşak etlerine doğru kılıçlarını acımasızca gömdüler.
Yürek parçalayıcı haykırışlar ve ağlayışlar yükseldi. Hirodes'in muhafızları Yeruşalem'e geri dönmek üzere Beytlehem'i terk ettiler. Uslarını yitirmiş haldeki analar, ölümün sessizliğinde uyuya kalmış oğullarının cesetlerini seyrediyorlardı. Halk öyküleri, bu sahneyi, korkunç bir çocuk kırımı şeklinde anlatıyordu. Matta, kral Hirodes'in masum kurbanlarının sayısından bahsetmiyor.
Gerçekte Beytlehem sakinlerini yaklaşık üç bin kişi olarak hesapladığımızda, katledilen çocuk sayısının on ikiden yirmiye kadar seyrettiği düşünülebilir.
Rakamın düşüklüğü, katliamı emreden kişinin ne zalimliğini, ne de oğullarının gözlerinin önünde hunharca öldürülmelerine tanık olan annelerin umutsuzluğunu azaltmıyor.
Zavallı anneler Hirodes'in 18 oğullarını yok etmesinin sebebini bilemezlerdi. Katil Hirodes'in, kendi öz annesini, kardeşini, kaynını ve üç oğlunu ortadan kaldırdığı gibi, kendi oğullarını da yok etti. Sadece Yusuf yaklaşmakta olan felaketin bilincindeydi. Çünkü bir Melek tarafından Yusuf a haber verilmişti. Matta İncil'de olayı şöyle anlatıyor; "Müneccimler yola çıktıkları zaman Rabbin bir meleği uykusunda Yusuf a göründü ve ona dedi: Kalk, çocuğu ve annesini al. Mısır'a kaç ve sana geri dönmeni söyleyinceye dek orada kal. Çünkü Hirodes onu öldürtmek için çocuğu aramakla meşgul".
Ama Yusuf, çocuk İsa'yı ortadan kaldırmak için Hirodes'in Beytlehem ve civarında yaşayan iki yaşın altındaki bütün erkek çocukların öldürülmesini emretmiş olduğunu bilmiyordu.
Hiçbir suçları ya da günahları olmayan bütün bu masum çocuklar; Masumlar adıyla da anıldılar.
Acının yüreklerini dağladığı analar, yitirdiklerinin ardından ağlıyorlardı. Çünkü İsa uğruna feda edilen bebeklerine ebedi hayatın sağlandığını bilmiyorlardı.
Beklenmedik Yola Çıkış
"Kalk, Çocuğu ve Anasını beraberinde al ve Mısır'a kaç. Ben sana aksini söyleyinceye kadar da orada kal. Çünkü Hirodes onu bulup öldürtmek üzere, her köşeyi didik didik ederek çocuğu aramakla meşgul".
Yusuf bu sözleri uykusunda bir melekten işitti. Gecenin soğuk karanlığında Yusuf a ulaşan bu ses, dehşetli bir uyarıydı. Bu nedenle de tüyler ürperticiydi. Yusuf korku içinde silkinişle uyandı. Meryem'i durumdan haberdar etti. Şafağın söküşünü bile beklemeden yola koyuldular. Öyküyü nakleden Matta'nın anlatısında da acelecilik ve sabırsızlık gözlemleniyordu. Sanki kendisinin de büyük bir acelesi varmış ve zaman yitirmek istemiyormuş gibi.
"Yusuf kalktı, gecenin içinde, Çocuğu ve Anasını yanına aldı. Hirodes'in ölümüne dek kaldığı Mısır'a sığındı.”
Hirodes'in, Roma'nın kuruluşunun 750. senesinin Nisan ayına denk gelen tarihte öldüğü herkesçe biliniyor. Son hesaplamalara göre, İsa'nın o sene içinde ya da kısa bir süre önce doğduğu kabul edilmektedir. Bu nedenle Yusuf, Meryem ve İsa'nın Mısır'daki zorunlu kalışlarının bir kaç ay sürdüğü tahmin edilmektedir.
Bilindiği gibi İncilsel anlatı, ayrıntılara pek inmemektedir. Matta, sadece, yola çıkışın gece gerçekleştiğine dikkati çekiyor. Karanlıkta, kendisine: "Kalk, çocuğu al. Soru sorma, vakit yitirmeksizin hemen yola çıkmamız gerekiyor. Hirodes öldürtmek için her yerde çocuğu arıyor! “
Yusuf, uykusunda işittiği bütün sözleri kesinlikle aynen
Meryem'e aktarmıştı. Çünkü çocuğun anası olarak Meryem her şeyi bilmeliydi. Hiç bir haber, ondan gizli tutulamazdı. Annesi, kuşaklarla onu sarmalamak üzere beşikten aldığında İsa, hiçbir şeyden habersiz belki de sakin sakin uyuyordu.
Mısır gizemli ve uzak ülkeydi. Asırlar önce, İsrail oğulları orada Firavun'un köleleri olarak uzun yıllar bulunmuşlardı. Büyük yönetici ve yasa koyucu olan Musa onları, Kızıl Denizi aşarak vaat edilmiş Topraklara, Filistin ülkesine, götürünceye kadar orada çok eziyet çekmişlerdi. Bunun için Mısır toprakları, Tanrı'nın ulusunun tarihinde, sürgün, kölelik ve acının ülkesi olarak yer almıştı.
İsa, orayı tanımak ve geri dönmek zorundaydı. Çünkü Rab peygamberi Hoşea aracılığıyla şöyle konuşmuştu: "Oğlumu Mısır'dan çağırdım".
Sürgün Izdırapları
Mısır yolu genellikle kervanlarla aşılırdı. Her türlü yaşamsal olanağın ortadan kalktığı, geniş çöl sahalarını aşmak gerekiyordu. Bu sebeple kervanlar, yiyecekten giyeceğe kadar her türlü gereksinimlerini yanlarında taşıyorlardı. Fakat Yusuf'un ardından gittiği kervan küçüktü. Büyük bir olasılıkla kucağında İsa'yı taşıyan Meryem'in bindiği bir sıpadan ibaretti.
Hiçbir şeyleri yoktu, yalnızca kumaş parçalarına sarılmış müneccimlerin armağanlarını yanlarına almış olabilirlerdi.
Mısır'a kaçış olayı ile ilgili çok sayıda efsane ortaya çıkmıştır. Yusuf, Meryem ve İsa'dan oluşan o küçük kervan Beytlehem'den Mısır'a nasıl gidebildi? Yol boyunca ne yediler, ne içtiler? Nerede konakladılar? Uzun seyahat boyunca onları kim korudu? Gereksinimlerini kim karşıladı?
İncil, bu konuda hiçbir şey söylemiyor. Bu nedenle de asıl bilgi kaynaklarının suskunluğunda, şiirsel halk efsaneleri ortaya çıktı. Meryem'in ayakları altından fışkıran su kaynakları, yol boyunca onları güneşin yakıcı ışınlarının etkisinden korumak üzere eğilen ve tatlı meyveler sunan palmiye ağaçları, en vahşi ve yırtıcı hayvanların, savunmasız durumdaki aileye saldırıp onları parçalamaktansa, Meryem'in üstüne oturduğu sıpanın önünde yürüyerek, onlara göz kulak oldukları gibi bir sürü yakıştırmalar anlatıldı.
Mısır'a ulaştıklarında, nerede ve kimin tarafından konuk edildikleri bilinmiyor. Bu olayda da İncil'in suskunluğu, sefalet ve fedakârlık sahnelerinin zihinde canlandırılmasına yol açıyor. Çünkü bilinmeyen bir lisan konuşan, değişik örf ve âdetleri olan, yabancı bir halkın arasında, bilinmeyen bir ülkede bulunmaktan daha zor bir şey olamaz.
Belki de Yusuf, Mısır'da yaşayan bazı İsrailli ailelere başvurmuş olabilirdi. O zavallı ve güç durumdaki göçmenlere karşı merhamet duygusuyla davranan iyi yürekli birkaç kişi vardı her halde.
Küçük kervanın çölde geçtiği yolla ilgili ve Kutsal Ailenin Mısır'daki konaklamasıyla ilgili büyük bir sessizlik vardır. Yusuf'ça tekrar edilen, Meleğin dile getirdiklerinden fazla şey bilinmemektedir: 'Kalk, çocuğu ve Annesini beraberine al ve Mısır'a sığın".
Meryem Ana, dünyanın öteki ucuna gitmek pahasına da olsa, yüreklice ve uysalca, sessizce ve cesaretle itaat eder. Çünkü Kurtarıcı'ya işçilik yapmak O'nun görevidir.
Fakat Melek, Yusuf a güvenli bir yer olarak Mısır'ı verdi. Tanrı'nın seçilmiş ulusu, Musa'nın rehberlik ve önderliği altında o topraklardan çekip çıkarılmıştı. Peygamber Hoşea'nın İsrail halkına ilan ettiği gibi, Rab, Oğlunu Mısır'dan geri çağıracaktı.
KUTSAL AİLE NASIRA'DA
Hirodes'in Halefleri
Meryem, Yusuf ve İsa'nın Mısır'da kalışları uzun sürmedi. Kutsal ailenin, Mısır ülkesine sığınıp birkaç ay geçirmesinden sonra Kral Hirodes öldü.
Masumlar Katliamı, onun son cinayeti olmadı. Büyük Kral Hirodes'in sonu kötü noktalandı. Ölmeden önce, daha canlıyken, bütün vücudu kurtçuklar ve böcekler tarafından lime lime edilerek parçalandı. Boşu boşuna şifa bulmayı umut etti. Döneminin en ünlü kaplıcalarına, sağlık merkezlerine taşınıp durdu.
Sanki ruhunda çöreklenmiş bulunan fesatlık ve kötülük, bedenini kemiriyor gibiydi. Son nefesini vermeden önce, son cinayetini de işlemek istedi. Kız kardeşinden, krallığının hatırı sayılır, önemli mevkilerde görev almış asilzadelerinden birçoğunu öldürtmesini istedi. Bu defa masumların kanına girmedi. Suçluların, yani yandaşlarının, değişik sebeplerle adaletsizliklerden ve katliamlardan sorumlu tutulan insanların katledilmeleri söz konusuydu.
Olayları çok kısa ve özet bir halde hikâye etmeyi âdet haline getirmiş İncilde bütün bu ayrıntılar yazılı değillerdir. Matta bu konuda şöyle yazıyor;
“Hirodes öldü. Rabbin Meleği Mısır'da Yusuf 'a uykusun-da tekrar göründü ve ona dedi: Kalk Çocuğu ve Annesini al İsrail ülkesine geri dön. Çünkü onun hayatına kast etmek isteyenler öldüler. Büyük lakaplı Hirodes ölmüştü. Onun yerine varis olarak İmparator Augustus, Archelaus adındaki oğlunu, Yahudiye ve Samiriye kralı unvanıyla taç giydirerek tahta çıkarttı. Archelaus, babasının siyasi ve idari yeteneklerine sahip değildi. Ama kötü huylar hususunda, onu fersah fersah aşmıştı. İmparator Augustus'un kendisi de işlediği hatanın farkına varmıştı. On yıl geçtikten sonra tacı ondan geri aldı. Onu çok uzak bir ülkeye, sürgün diyarı Galya'ya yolladı.
Archelaus'un babasına kıyasla çok daha kötü yaradılışta biri olduğunu, basit bir marangoz olan Yusuf dâhil, herkes biliyordu. Kral Hirodes'in halefinin kötü namı Mısır'a dek ulaşmıştı. Matta'da bu noktayı kaydediyor ve göndermede bulunuyor;
"Yusuf, babası Kral Hirodes'in yerine oğlu Archelaus'un krallık ettiğini işittiğinde, oraya gitmeye korktu".
Celile'de ise, imparator Augustus, Hirodes'in ikinci oğlunu Tetrarka olarak atamıştı. Tetrarka, Celile'yi oluşturan dört vilayetin idarî ve askeri başı anlamına geliyordu. Tetrarka, babasının taşıdığı Hirodes adını taşıyordu. Adının başına Antipa sözcüğü eklenerek söyleniyordu. Babası gibi siyaset ve yöneticilik yeteneklerine haiz değildi. Babasının kötü huyları da yoktu. Kötü olmaktan ziyade, zayıf, kadınların kolayca etki altına alabildikleri bir kişiliği vardı.
O, babasının yaptığı gibi, masum bebeklere karşı çıkmayacaktı. Gerçekten de hükümdarlığının ilk zamanlarında belirli bir düzen ve adalet garantisi veriyordu. Bunun için Yusuf Nasıra'ya dönmeyi düşünüyordu. Matta bu düşünceyi şöyle aktarıyor;
"Uykusunda tanrısal bir usulle ikaz edilen Yusuf Celile'ye sığındı ve Nasıra'ya yerleşmeye gitti".
Beytlehem'in yer aldığı Yahudiye'nin kralı, babası gibi en adice cinayeti işleyebilecek olan Archelaus'du. Nasıra'nın da yer aldığı Celile'de ise, büyük çapta zalimlikler yapmayan Hirodes Antipa saltanat sürüyordu. Bu nedenle Yusuf, çocuğu ve Annesini Yahudiye'ye değil, Celile'ye götürmeye karar verdi.
Yusuf’un Yetkisi
Görüldüğü gibi, Mısır ülkesine kaçış ve Filistin topraklarına geri dönüş serüveninde, göksel öğütlerin yönlendirmesi çocuk İsa'ya kol kanat germiştir.
O, Meryem'e kesin buyruklar vererek, ailenin reisi olarak davranıyordu. "Kalk, Çocuğu al Mısır'a kaçmak zorundayız". "Kalk, çocuğu al, çünkü Celile'ye geri dönebiliriz".
Meryem ise hiçbir şey söylemeksizin, hiçbir şey sormaksızın, tartışmamaksızın itaat eder. Çünkü Yusuf kararları kendisi vermemektedir. Meryem Çocuğun iyiliğini düşünerek hareket etmektedir.
Meryem'in yapabileceği ve yaptığı tek şey ise, korunmaya muhtaç yavrusunu sıkı sıkı bağrına basmaktı. O'nu soğuktan ve sıcaktan, güneşin yakıcı ışınlarından ve yağmurdan korumaktı. O'nun beslenmesi için gerekli gıdaları temin etmek ve O'nun üzerinde ve çevresinde huzur sağlamaktı. Yusuf, meleğin öğütleri ve aile reisi duyarlılığı ile hareket ediyordu. Basit bir işçi olmasına rağmen, Kutsal Yazıları iyi biliyordu. Meryem'in, muhtemelen ondan daha fazla dinsel eğitimi vardı. Oğlunun yaşamıyla, peygamberlerin haber verdikleri Mesih'in yaşamı arasındaki benzerliği kavrayabiliyordu.
Peygamber İşaya şunları yazmıştı: "Oğlumu Mısır ülkesinden geri çağırdım". Gerçekten de Beytlehem'de doğan İsa, şimdi Mısır'dan geri çağrılıyordu.
Bir başka peygamber ise, Mesih'in Nasıralı diye çağrılacağını söylemişti. Nasıralı, Nasıra kentinden gelen manasını taşıyordu. Gerçekten de Yusuf, Beytlehem'e geri dönmüyordu. Kral Hirodes'in katliamından kurtardığı ve kral Archelaus'un zalimce yönetiminden kaçırdığı oğlunu Nasıra'ya götürüyordu.
Böylece Meryem, sadece Yusuf'un ihtiyatlı buyruklarına itaat etmekle kalmıyordu. Aynı zamanda, ana rahminde taşıdığı ve şimdi de şefkatli anne olarak kollarında taşıdığı Mesih'in, asırlar boyunca gelişini ilân etmiş peygamberlere de itaat ediyordu.
Nasıra'da, kutsal diye çağrılmış bir aile yaklaşık otuz yıl yaşadı. İbrani kanunları önünde baba sayılan Yusuf ailenin reisiydi. Gerçekten de, yola çıkmak ve geri dönmek için gerekli buyrukları o veriyordu. Fakat bunlar, emretmek tutkusundan kaynaklanan dikte ettirilmiş buyruklar değildi. Çünkü onların hepsi de meleklerden ilham alınan sözlerdi. Mesih'i dünyaya getirmek üzere bütün kadınların arasından Tanrı tarafından seçilmiş Meryem'in, tavsiyeler ve buyruklara ihtiyacı yoktu. Oysaki erdemlerinin bilincinde olmasına karşın hep alçakgönüllü, mütevazı, itaatkâr, hizmet etmeye hazır bir davranış içindeydi.
İsa da, ana babasına hürmet ediyordu ve onların himayesi altındaydı. Luka'nın İncilinde bu hususa kısaca değiniliyor. "Tanrı'nın ve insanların huzurunda, lütuf ve bilgelik içinde büyüyordu. “
İşte, Nasıra'ya yerleşen kutsal aile böyleydi: Sayıları küçük, ama ruhları büyük bir aile. Öyle ki dünyayı kurtaracak günahları kaldıracak Rabbin içinde olduğu bir aile.
Bütün bu olanlara rağmen kutsal ailenin yaşamı diğer Nasıralı dürüst ve basit işçi aileleriyle eşdeğer bir görünümdeydi. Yusuf, kendi atölyesinde marangozluk yapıyordu. İsa, küçük yaştan itibaren, okuma yazma öğrendiği sinagogun bitişiğindeki okula gidiyordu.
Gerçekten de İncil'de İsa'yı, Musa kanunlarını içeren kitapları okurken temsil eden öyküler anlatılmıştır tabiiki. O dönemde araç gereç yetersizliğinden ötürü, yazı yazmak zordu. Büyük bir olasılıkla büyüdüğünde, marangozluk mesleğinin inceliklerini Yusuf tan öğrendi. Kutsal ailenin de tek geçim kaynağını oluşturan marangozlukta babasına yardım etmişti. Bu ailenin kutsal olması, İsa'yı, Meryem'i ve Yusuf u, günlük gereksinimlerden ve yaşayabilmek için çalışmaktan ayrı tutmuyordu. Fakat Nasıra'da da, bütün ailelerde olduğu gibi, evin direği ve hayat kaynağı anneydi. Meryem hem etkin hem de ruhani kadındı. Bu anlamda Meryem mükemmel bir anneydi. Çünkü evrenin Efendisi kendisiyle beraber oturuyordu. Aynı zamanda basit ve mütevazı bir işçi karısı olarak çalışıyordu. Ayırım yapmadan, tüm ev işlerinde yorgunluktan şikâyet etmeden ve sızlanmadan sevgi içinde koşturup duruyordu.
Nasıra, Celile yaylasının derinliğinde yer alan tarihsel bir beldeydi. Kireçle boyanmış beyaz evleri, köşeli ve düz sokakları ile bir tür uyumlu görünüm idi. Nasıralı kadınların tutkusu, o yoksul, temiz binaları düzenli pak ve bakımlı tutmaktı.
Meryem kendi evini siliyor ve süpürüyordu. İsa'nın anlattığı kaybolan dragma meselisinde belki de elinde süpürge tutan Meryem'den bir esinlenme vardır, "On gümüş parası olan bir kadın bunlardan bir tanesini kaybetse, kandil yakıp evi süpürerek parayı bulana dek her tarafı dikkatle aramaz mı?”
Bir başka meselede ise, göklerin krallığını mayaya benzetmişti. Bu kez de kendi anasını evde ekmek yaparken anımsamıştı belki de, "Göklerin Egemenliği, bir kadının tüm hamuru kabartmak için üç ölçek una karıştırdığı mayaya benzer.”
Meryem, evi temiz ve düzenli tutuyordu. Hamur yoğuruyordu ve ekmeği pişiriyordu; gece yakmak için yağ lambasını hazır ediyordu. Sonra ip eğiriyordu, halı dokuyordu, dikiş dikiyordu, giysileri yamıyordu:
"Hiç kimse eski bir giysi üzerine çekmemiş bir kumaş parçası yamamaz, çünkü konulan yama, giysiden kopar ve yırtık daha kötü duruma gelir.”
Bu sözleri söylerken, İsa, annesinin eskiyen elbiseleri, yamayışını düşünüyordu. Özellikle de ağır çalışma koşulları yüzünden çabuk yıpranan ve kolayca yırtılan Yusuf un giysilerini yamarken ki halini gözünün önüne getiriyordu.
Oğlu için Meryem, o dönemlerde ve o ülkelerde kullanılan uzun tunikler dokuyordu. O çağın giysileri çok basit, ayrıntı ve süslemelerden yoksundu. Biri kafa için ve diğer iki de kollar için üç deliği olan, kumaştan ya da deriden imal edilmiş bir kemer yardımıyla yanlardan sıkılan bir çuvaldı. Filistinli kadınlar, dikiş gerektirmeyen, tek bir parçadan oluşan tunikleri dokumada çok ustalaşmışlardı.
Golgota tepesindeki işkenceler süresince, İsa tek parçadan oluşan bir tunik giymiştir. Söz konusu tuniğin, tek bir parça halinde bir askere verilmesi istendiğinden, Romalı askerlerin tuniği parçalamak istemedikleri İncil'de yer almaktadır. Büyük bir olasılıkla o tunik, Meryem Ana tarafından dokunmuştu.
Bütün bu şeyler, Meryem'in etkin yaşamına aitti. Yani örnek bir ev kadını ve mükemmel bir anne olduğunu anlatan olaylardı.
Fakat yaşamının bütününü, elle yapılan, maddi etkinliklerle tüketmiyordu. Onun en yoğun etkinliği zihinsel ve ruhsaldı. Maddi etkinleri ihmal etmeden, en iyi olanı seçmesi onun ruhsal yönünü vurguluyordu. İşe başlamadan önce, çalışma boyunca ve sonrasında sürekli dua ediyordu. İsa'nın doğuşunun gizemini kendi içinde derinlemesine düşünüyordu. Oğlunu seyretmekten doyumsuz bir zevk alıyordu. Onda bulunan ebedi gerçeğe hayran bakıyordu. Her gün saatler boyunca Rab Efendisine tapınıyordu.
Daha sonraları İsa, dağdaki söylevinde, havarilerine şöyle diyecekti:
"Dua ettiğiniz zaman, odanıza girip kapıyı örtün ve gizlide olan Babanıza dua edin.”
Nasıra'da, marangozun evinde tek bir kadın vardı. Fakat o kadın çok kadına bedeldi. Çünkü kendisine Dünyada başka bir kadına verilmeyen ve verilmeyecek olan en kutsal Anne ünvanı verilmişti. Onda bir taraf diğer tarafa ağır basmıyordu. Meryem harika bir insan, mükemmel bir anne idi.
KUDÜS'TEKİ SERÜVEN
Paskalya Bayramı
En büyük bayram, Nisan ayının, 14. akşamından 15. akşamına kadar süren Paskalya idi. Paskalya, İbranice "geçiş" manasına geliyordu. Bu bayram, her sene İsraillilerin Mısır'dan, Tanrı'nın vaat ettiği topraklar olan Filistin'e geçişini anımsatıyordu.
Seçilmiş ulusun tarihinde bu olay çok önemliydi. Bu nedenle, her sene bu olayın yıldönümü bütün İsraillilerce görkemli törenlerle kutlanıyordu.
Paskalya bayramı, çok eskiye dayanıyordu. Yakup'un oğlu olan Yusuf'un kardeşlerinin O'nu bir kuyuya atmasıyla başlayan ve Mısıra bir köle olarak satılıp Tanrının lütfuyla firavuna yardımcı olmasıyla başlayan maceralarından sonra, İsrailliler Mısır'a yerleşmişlerdi. Firavun, İsraillilerin ülkesini terk edip ayrılmalarını istemiyordu. Çünkü onları köle gibi hizmetinde kullanıyordu.
Tanrı'dan ilham alan Musa, Kızıl Denizi aşarak geçmeyi ve bu şekilde Firavun'un esaretinden kaçmayı planladı. Bu kaçış sırasında, Musa'nın ulusu ile birlikte geçebilmesi için, Kızıl Deniz'in suları mucizevi bir tarzda ikiye ayrıldı.
Kızıl Deniz'den geçiş, İsraillilerin ataları için Firavun'un esaretinden kurtuluş ve vaat edilmiş topraklara giriş anlamına geliyordu. Kızıldenizin suları Tanrının halkı için hayat suları olurken onları kovalayanlar için ölüm suları oldu.
Bu olayın tüm asırlar boyunca hatırlanması isteniyordu. Musa'nın yasası, on iki yaş ve yukarısındaki tüm İsraillilerin, 14 ve 15 Nisan günlerinde, mabedi ziyaret etmek ve dini gerekleri yerine getirmek üzere, Kudüs'e gitmelerini buyuruyordu.
İsrail ulusunun öyküsü, "kitap" manasına gelen ve yunanca "biblos" sözcüğünden türemiş olan Biblia'da anlatılmıştır. Bu kitaba Türkçe Tevrat denilir. Söz konusu kitap, havralarda okunan bir kitaptı. Çünkü evlerde onun bir kopyasına sahip olmak bir hayli güçtü.
Evlerde, Kutsal Kitap'ta yer alan öyküleri gençlere anlatanlar genellikle dedeler, nineler, babalar ve annelerdi.
İsa on iki yaşını tamamlamak üzere günlerini sayıyordu. Paskalya günlerinde Nasıra'dan Yeruşalem'e yapılması gereken ziyareti bekliyordu.
Genellikle erkekler ve kadınlar olarak ikiye ayrılmış hacılar kafilesi halinde kentlerden ve küçük beldelerden hareket ediyorlardı. Erkekler sessizce yürümeyi tercih ediyorlardı. Kadınlar ise, oniki yaşındaki veya daha büyük yaştaki çocuklarını ellerinden tutarak, Tanrı'ya övgü ilâhileri söylüyorlardı.
İsa da, annesiyle el ele Nasıra'dan yola çıktı. Mezmur beyitlerinin seslendirilmeleri sırasında, Meryem, Davud'un inşa ettiği Kutsal Kentten ve Tanrı'nın evi olan mabetten söz ediyordu. Musa'nın kanunlarına nasıl itaat ettiğini anlatıyordu. Onu doğar doğmaz Tanrı'ya takdim edilmek üzere, mabede götürdüğünü ve kurtulmalık bedelini ödeyip onu nasıl geri aldığını anlatıyordu küçük İsa'ya.
Yaşlı Şimon'un ve peygamber Anna'nın onu karşılarken gösterdikleri iltifatı hatırlıyordu. Çocuğa ana yüreğini yaralamış bulunan o keskin kılıçtan söz etmemişti.
Nisan ayı bahar mevsimine denk geliyordu. Geceler ılık geçiyordu. Kervanlar güneş batımında kuyu başlarında mola veriyordu. Ateş bir gereksinimden çok neşe getirmesi için yakılıyordu.
Kutsal Kent görüş alanına girdiğinde, tüm hacılar yere kapanıyorlardı. Hep beraber tek bir yürekten, ulu Tanrı'ya övgü ilahileri söylüyorlardı.Sonra kentin kapılarından içeriye girip, mabede kadar düzen içinde yürüyorlardı. Mabedin çevresinde, bulundukları kutsal yere hürmet etmeyi bilmeyen hayvan satıcıları ve tüccarlar faaliyetlerini umarsızca sürdürüyorlardı.
Para değiş tokuşu ile uğraşan tüccarların mabet avlusunda bulunması gerekliydi. Farklı para birimi kullanan, değişik yörelerden gelen İbrani hacıların ellerindeki yabancı paraları yerel paraya dönüştürmek gerekiyordu. Bu paralarla hacılar mabede "sadaka" denilen parayı sunabiliniyor ve kurban edilmek üzere güvercin ve kuzu satın alabiliyorlardı. O çağda dinsel törenler ve adaklar, masum hayvanların kurban edilmesinden oluşuyordu.
Mabedin çevresindeki tezgâhların oluşturduğu pazaryeri, İsa'nın üzerinde kötü etki bıraktı. Yetişkin biri olarak Kudüs'e döndüğünde, gözlerinde şimşeklerle tüccarların tezgâhlarını devirecekti. Şu sözlerle onları kovacaktı: "Benim evime dua evi denecek. Ama siz burayı haydut inine çevirdiniz!".
Gerçekten O'nun evi, Nasıra'da terk ettiği ev değil mabetti. Kendisini evinde hissettiği için, Yusuf ve Meryem geri dönüş için yola koyulduklarında O mabette kaldı.
Dönüşte güneş batımında, konaklama ateşlerinin yakıldığı sırada, ebeveynleri çocuğun yanlarında olmadığını fark ettiler. Gün boyunca, Meryem çocuğun Yusuf ile beraber olduğunu sanıyordu. Yusuf da aynı şekilde çocuğun Meryem ile birlikte olduğunu sanıyordu.
Meryem'in Endişesi
İlk molada, İsa'nın ne erkek ne de kadın hacı gurubuyla birlikte olmadığının farkına vardılar. Küçük İsa kaybolmuştur! Meryem yüreğinin sıkıldığını hissetti; içi parçalanıyordu. Yaşlı Şimon'un yüreğine sapladığı o kılıç, bağrının en derin noktasına batıverdi.
Yusuf daha az endişeliydi. İsa'nın yaşıtları gibi meraklı ve biraz da dikkati dağınık bir çocuk olduğunu düşünüyordu. Oysaki Meryem, Oğlunun gizemi üzerine düşünmüş, kafa yormuştu. Analık sezgisiyle çocuğunun diğer çocukların kaderlerinden farklı bir kaderi olduğunu hissediyordu. Meryem, geri dönüp, ardında Yusuf ile birlikte, Kudüs'ün bütün sokaklarını aradı. Bütün meydanlarda İsa'nın adını haykırıp, yolda karşılaştıkları her gezgine oğlundan haber soruyordu. Sıkıntılı ve endişeli, dinlenmeksizin, ağzına bir lokma yemek koymaksızın onu her yerde arayıp durdu.
En son üç gün sonra mabede girdi. Orada oğluna tekrardan kavuşmanın sevinci içini kapladı. İsa ne karanlık bir köşeye sığınmıştı ne de merdivenin bir basamağı üzerinde terkedilmiş duruyordu. Öz oğlu, hocalar arasında oturmuş, onların dediklerini dinliyor, sorular sorarak onları şaşırtıyordu.
Bayram günleri süresince mabedin hocaları, din ile ilgili sorulara yanıt vermek üzere, imanlıların hizmetinde bulunmak zorundaydılar. Genellikle onlara bazı itirazlar yönelten ya da bazı konularda taşıdıkları kuşkular için ayrıntılı açıklamalar isteyen yetişkin kişiler gelirdi. On iki yaşlarında bir çocuğun mabedin hocalarını sorguya çekmesi görülmüş, duyulmuş şey değildi.
Oysa İsa, yetişkin bir kişi gibi onları dinliyor ve sorular soruyordu. İncilci Luka olayı şu sözlerle aktırıyor: "Onu can kulağı ile takip eden bütün dinleyiciler zekâsının kıvraklığı ve yanıtlarındaki doyuruculuk karşısında şaşkınlığa düşmüşlerdi."
Annesi şaşırmıyordu. O, İsa'nın diğer çocuklardan ne denli farklı olduğunu biliyordu. O'nu herkesin hayranlığını kazanmış bir konumunda görmekten, sevindi ve yüreğindeki sıkıntı hafifledi.
Meryem Ana, tatlı bir sesle ona şöyle dedi:
"Çocuğum, neden yaptın bunu bize? Bak, kaygı içinde seni arıyoruz. Bize bunu niçin yaptın?”
Dikkatinizi çektiyse "Ben ve baban kaygı içinde seni arıyoruz" demedi. Oysa şöyle dedi: "Babanla ben..." Baba yetkisine duyduğu saygıdan ötürü Yusuf'u ilk plana koyarak konuşuyordu.
Gerçekten de Yusuf onun babası değildi. Nasırada'ki ev onun evi değildi. Marangozluk onun mesleği değildi. Meryem tüm bu ayrıntıları biliyordu. Gerçeği bütün açıklığıyla Oğluna tekrarlatmak istiyormuş gibi bir izlenim veriyordu.
Bunun için İsa özür dilemedi. Çevresindekileri şaşkınlığa yöneltecek beklenmedik bir tavırla konuştu: "Beni niçin arayıp durdunuz? "Neden beni arıyordunuz? Babamın evinde bulunmam gerektiğini bilmiyor muydunuz?”
"Bunu bilmiyor muydunuz?" diye her ikisine, Yusuf ve Meryem'e doğru dönerek seslendi. Ama sözleri bilhassa tüm bu konuları bilmesi gereken ve durumdan haberi olan Anne'ye yöneltilmişti. Meryem, başını öne doğru eğdi. Durumu biliyordu, ama İsa'nın kendisini bütünüyle ve tam olarak gerçek Baba'sının işlerine vereceği zamanın henüz gelmediğine inanıyordu. Bu sözlerden sonra, İsa, hocaların yanından ayrıldı. Ebeveynleri ile beraber mabetten çıktı. Meryem ve Yusuf a karşı ne gururlu ne de isyankâr oldu. Aksine, şefkatli ve itaatkâr olarak, onlarla beraber Nasıra'ya giden yola koyuldu. Luka şöyle yazıyor; "Ve onlarla birlikte Kudüs'ü terk etti. Nasıra'ya geri döndü ve onlara hep itaatkâr kaldı".
Yusuf'un Ölümü Yeruşalem'deki bu olaydan sonra, Kutsal Aile ile ilgili hemen hemen hiç bir şey öğrenemiyoruz. O zaman İsa on iki yaşlarındaydı. Otuz yaşına gelinceye dek geçen sürede, ne O'nunla, ne de Meryem ve Yusuf ile ilgili bilgi elde edemiyoruz. On sekiz yıl süren bu devre, Nasıra'da geçirilen sürekli bir çalışma devresi oldu.
Bu on sekiz senenin sonunda İncil yazarları İncil’de, İsa'dan ve Annesinden söz etmeye başladılar. Dikkatimizi çeken nokta artık Yusuf un adının anılmamasıdır. Bu dönemde dürüst ve onurlu marangozun, İsa'nın kolları arasında son nefesini vermiş olduğu düşüncesi ağırlık kazanmaktadır.
Bundan daha güzel ve daha kutsal bir ölüm şekli zaten düşünülemezdi. Bir yanda lütuf ile dolu Meryem diğer yanda şefkat dolu İsa. Bundan daha güzel bir ölüm olabilir miydi?
Doğru ve dürüst bir adamın ölümü, Tanrı'nın sevgi ve iyilik dolu bakışları altında, tatlılıkla ve huzur içinde derin bir uykuya dalışıdır. Nasıra'da ki evinde, bir yanında Meryem ve diğer yanında İsa'yla umut, dua ve Tanrı'ya bağlılık içinde günlerini geçiren Yusuf un son anlarını ancak böyle anlatırken vurgulamak isterim ki bunlar hiçbir kanıta dayanmayan sadece öyle olduğunu düşündüğüm satırlarımdır.
Dua ve Çalışma
Meryem ve İsa dünyada bir başlarına kalmışlardı. İsa, Yusuf un sanatını devam ettirmek istedi. Ama Meryem Ana, Kudüs'teki mabette İsa'nın söylediği sözleri bir türlü unutamıyordu: "Niçin beni arıyorsunuz? Babamın evinde bulunmam gerektiğini bilmiyor muydunuz? Babamın işleri ile ilgilenmem gerektiğini bilmiyor muydunuz?".
Meryem, İsa'nın ilgilenmesi gereken işin, marangozluk sanatı değil, Tanrı'yla ilgili işler olduğunu biliyordu. Tanrı'nın Oğlunun eserleri neler olacaktı? Meryem Ana devamlı dua ediyor ve derin düşünüyordu.
Günler boyunca, sofrada otururken ya da dinlenme saatleri süresince, Ana ve Oğul karşılıklı neler konuşuyorlardı? Herhalde İsa, Peder'in kendisine dünyada emanet ettiği işlerden söz ederek ayrılış zamanını hazırlıyordu.
Annesi onu engellemiyordu. Çünkü ne kıskanç ne de bencildi. Oğlunun, Yusuf tan miras kalan marangozluk alet ve edevatlarını bir gün terk edeceğini biliyordu. Kuşandığı esnaf önlüğünün düğümlerini çözeceğini ve onu kucakladıktan sonra, evden çıkacağını, köyünden ayrılacağını, insanlara İyi Müjde götürmesi gerektiğini anlıyordu.
Meryem Ana, söz konusu İyi Müjde'yi çok önceden biliyordu. Göklerde olan ve İsa'yı Göklerin Krallığını müjdelemek üzere dünyaya gönderen, tek bir Babanın evlâtları olmaya çağırılan insanlar arasındaki bir sevgi mesajıydı.
Sabahları, övgü Mezmurlarını söylediği zaman, şu sözleri fısıldayarak, Meryem'in kalbi coşuyordu:
"Sen benim oğlumsun. Bugün sana hayat verdim. İşte benim ve tüm dünyanın mirasını sana vereceğim ve yerkürenin sınırlarına dek, onu senin hükmün altına sokacağım".
Bu sözler İsa'ya göndermede bulunuyordu. Peygamber Baalam'ın şu kelimeleri de İsa'ya göndermede bulunmaktadırlar.
"Yakup'tan bir yıldız yükseliyor, İsrail'den bir Kral göğe yükseliyor".
Bütün Peygamberler, O'nun hakkında konuşmuşlardı. En iddialı ve övgü dolu sözcüklerle onu müjdelemişlerdi.
"Ona, Yüceler Yücesi denecek. Ona, Öğüt verici denecek. Ona, Kudretli gelecek asrın Babası, Barışın Prensi denecek".
Onu, mucizevî bir çiçek gibi anlatmışlardı;
"Jesse'nin köklerinden bir çiçek fışkıracak."
İnsan olarak adalet ve imanın sıfatlarına sahipti:
"Sel nahiyesini çevreleyen kuşak adalet olacaktır ve iman belindeki kemer olacaktır".
Oğul'un Kamu Hizmetine Gidişi
Meryem Ana, Peygamberlerin sözlerinde Oğlunu tanıyordu. O'nun evi terk edip ayrılışını tedirginlik ve sabırla bekliyordu. İsa'nın, salt kendisine değil, tüm insanlığa, hatta tüm dünyaya yollanmış Tanrı'nın bir armağanı olduğunu iyi biliyordu.
Bekleyiş on sekiz yıl sürmüştü. İsa, omuzlarının üzerine düşen uzun saçlarıyla çocukluktan yetişkinliğe adım atmıştı. Dahası fiziken gelişmiş, serpilmiş, güçlü kuvvetli, yakışıklı bir genç olmuştu.
Her annenin gurur duyacağı bir genç olmuştu. Müjdeyi yayacak ağzıyla gülümsüyordu. Çenesi Nasıra geleneğine uygun hafif bir sakal ile kaplanmıştı. Otuz yaş erkek için en mükemmel dönemdir; ne çok genç ne de çok yaşlı; gücünün ve yeteneklerinin doruğunda bulunduğu bir yaş.
Filistin ülkesinin her evinde, "ölçek" adı verilen bir ölçü aleti bulunurdu. Hububat mahsullerinin ölçecek tahtadan oyulmuş bir kaptı. Bundan başka her evde, aydınlatma amacıyla kullanılan, yağ kandillerinden daha fazla ışık veren, çam sakızından yapılmış "meşaleler" de bulunuyordu.
Ölçek ve meşalenin kullanım geleneği bilindiğinden şöyle bir deyiş ortaya çıkmış. "Meşale ölçeğin altına konmaz". Gerçekten de yakılmış meşale, çevresini aydınlatmak ve ısıtmak için yüksekçe bir yerde ve açıkta durmak üzere yapılmıştır. Ölçeğin altında ise görülmez ve dolayısıyla faydasızdır.
İsa, evreni aydınlatmak ve alevlendirmek için tanrısal sevgiyle yakılmış bir meşaleydi. Fakat Nasıra'daki evde kapalı kaldığı sürede ölçeğin altına konulmuş bir meşale gibiydi. Hiç kimse onun ışığını görmeyecekti. Hiç kimse onun ışığıyla aydınlanamayacaktı.
Sadece annesi, onunla yaşayarak, oğulsal şefkatin ve tanrısal sevgisinin ısıtıcı alevinin tadını çıkarabiliyordu. Fakat bu durum daha uzun süre devam edemezdi. Meşale, ölçeğin dışına çok daha ötelere gitmek, oralarda parlak ışığını götürmek zorundaydı.
Bir gün, kesin olarak ne zaman ve nasıl olduğu bilinmeyen bir zamanda, İsa, tanrısal görevini üstlenmek üzere Nasıra'da ki evden ayrıldı.
Ana, Oğul arasında hiçbir açıklamaya gereksinim duyulmadı. Anlamlı bir bakış yeterliydi. Bir kez daha Meryem Ana, iman ve alçakgönüllülüğü yüreğinde yenilemiş olacaktı: "İşte Tanrı'nın Hizmetkârı. Senin isteğine göre olsun.”
Rabbin ona bağışladığı Oğlun müjdesini alçakgönüllülükle kabul etmişti. Şimdi de alçakgönüllülükle Oğlun ayrılış haberini kabulleniyordu.
İsa ayrılmak zorundaydı. Onu evde alıkoyamazdı. Çünkü alıkoyma isteği, Rabbin isteğine karşı gelmek demekti. Meryem ise Rabbin isteğine itaat etmek istiyordu. Yaşlı Şimon'un söylediği yüreğinde hep daha derinine doğru batıyor ve yaralamaya devam ediyordu. Vedalaşma belki de konuşmadan sessizce gerçekleşti. Acılı uzun bir bakış ve hafif bir gülümseme.
İsa sokağa indi. Güneş ışınlarıyla sarmalanmış bir halde Ürdün yolunda kayboldu. Meryem Ana evin eşiğinde gölgede kalmıştı. Yaralanmış ve sıkılmış yüreğiyle, ama berrak ve huzur dolu bir ruh haliyle, ıssız odalara geri döndü.
Meşale ölçeğin altından çıkmıştı. Oğul evden ayrılmıştı. En ufak bir karşı koymada dahi bulunmamıştı. Kısa zaman sonra dünya yollarında, insanlar arasında, mutlu günlerde, huzurlu günlerde, haça gerildiği Golgota tepesine değin uzun ızdırap yolunda onu izleyecekti.
RABBİN TAKİPÇİSİ
Kana'daki Düğün Sofrasında
İsa Nasıra'dan tek başına hareket ederek, Celile'yi aştı. Vaftizci Yahya'nın halkı vaftiz ettiği Ürdün nehrine yöneldi. İsa'da kendini vaftiz ettirdi. İkiye ayrılmış gökyüzünden Kutsal Ruh, bir güvercin şekline bürünmüş olarak aşağılara süzüldü. O'nun üstüne kondu. Sonraki gün, Vaftizci Yahya onu nehrin kıyısında gördüğünde, halka şöyle dedi:
"İşte, dünyayı günahlardan kurtaracak olan Tanrı'nın kurbanı! Ben onun çarıklarının bağlarını dahi çözmeye lâyık değilim."
Bundan sonra Yahya'nın dört havarisi İsa'nın ardı sıra gittiler. İki çift kardeş: Yakup ile Yuhanna ve Andreas ile Simun. Onlara sonradan Filipus ve Natanael de katıldı. Hepsi Kana'ya ulaştılar ve orada bir düğün törenine katıldılar.
İsa Kana'da Anne'sini gördü. Meryem, Nasıra'da ki evinde kalamadı. Oğulsuz o dört duvar soğuk, dilsizdiler. İsa onun her şeyiydi, hayatıydı. Onsuz geçen günler ışıktan yoksun gibiydi. Kana'daki düğün töreninin haberini alınca evini kilitledi, yola koyuldu. İşte böylece, bir taraftan altı yeni havarisiyle İsa; diğer yandan da birkaç bayan arkadaşıyla Meryem, Kana'daki düğün sofrasına vardılar. Böylece zengin sayılamayacak orta halli genç evlilerin sofrasındaki davetlilerin sayısı oldukça arttı.
Düğün sofralarında şarap önemli bir unsurdu. Çünkü davetlilere neşe ve coşku veriyordu. Fakat pahalı bir zevk maddesiydi. Yoksul düğünlerde başta kaliteli şarap davetlilere takdim ediliyor, sonra konuklar hafif meşrep olduklarında sofraya kötü kalite şarap getiriliyordu.
Şölen salonunda aptes şartının yerine getirilmesi için kullanılan taştan küpler yer alıyordu. Küpler bu amaçla saf ve temiz suyla doldurulmuşlardı. Sunulacak yiyecek ve içecekleri tadarak, uygun görülenlerin servis edilmelerini sağlayacak bir davetli de evin reisi ile birlikte sofrada oturuyordu.
Kanada da ilk şarap dağıtımı iyi gitti. Sofra başkanı sunulan şarabı tattı ve beğendi. Hizmetkârlar şarabı kadehlere doldurmaya başladılar. Bütün konuklar son derece memnun kaldılar. Şaraptan tek içmeyen belki de Meryem Ana idi. O'nun en büyük zevki başkalarının hoşnut olduğunu görmekti. Onun gerçek sevinci, yoksulların sevinciydi.
Ev sahibesi değildi, buna rağmen her şeyin düzenli olması arzusuyla, sofrayı dikkatle takip ediyordu. Konukların önlerine konan her şeyi tatmalarını, yiyecek ve içeceklerin tadına bakan sofra başkanını gözlüyordu.
İSA’NIN İLK MUCİZESİ
Meryem şarabın tükenmek üzere olduğunun farkına vardı. Ana yüreği acıyla büzüldü. Konukların düğün sofrasından hayal kırıklığına uğramış bir halde kalkmaları üzücü olurdu. Bu durumunda, genç çiftin ne denli aşağılanacağını düşünüyordu. Çevresinde olan bitenlerle hiç ilgilenmiyormuş gibi görünen İsa'ya baktı. Meryem Ana alçak sesle söylenerek, O'nu durumdan haberdar etmek istedi:
"Şarapları kalmadı" dedi. İsa, "Anne benden ne istiyorsun? Benim saatim daha gelmedi" dedi.
Annesi hizmet edenlere, "Size ne derse onu yapın" dedi.
Yahudiler'in geleneksel temizliği için oraya konmuş, her biri seksenle yüz yirmi litre alan altı taş küp vardı.
İsa hizmet edenlere, "Küpleri suyla doldurun" dedi.
Küpleri ağızlarına kadar doldurdular.
Sonra hizmet edenlere, "Şimdi biraz alıp şölen başkanına götürün" dedi. Onlar da götürdüler.
Şölen başkanı, şaraba dönüşmüş suyu tattı.
Bunun nereden geldiğini bilmiyordu, oysa suyu küpten alan hizmetkârlar biliyorlardı. Şölen başkanı güveyi çağırıp, "Herkes önce iyi şarabı, çok içildikten sonra da kötüsünü sunar" dedi, "Ama sen iyi şarabı şimdiye dek saklamışsın."
İsa bu ilk doğaüstü belirtisini Celile'nin Kana Köyü'nde gerçekleştirdi ve yüceliğini gösterdi. Öğrencileri de O'na iman ettiler. Bundan sonra İsa, annesi, kardeşleri ve öğrencileri Kefarnahum'a gidip orada birkaç gün kaldılar.
Anne, Oğul'u toplumsal görevinde sonuna dek kendi tarzında izledi. Alçakgönüllülükle, kibarca ve ölçü içinde, kendini açığa çıkartmadan, İsa'nın oluşturduğu olaylara kendisini karıştırtmadan, onun söylevlerinin içeriğine kendisini sokmadan izledi.
Büyük bir olasılıkla O'nu Kudüs'e dek takip etti. Seyyar satıcıları mabedin avlusundan dışarı kovalarken gördü. Şöyle dediğini işitti: "Babamın evini pazaryerine dönüştürmeyin!".
Böylece Baba'sının Tanrı olduğu ve gerçek evinin Nasıra'daki ev değil, mabet olduğu onaylanmış oluyordu.
Celile'de de onu izledi ve tekrar Kana'ya gitti. Orada İsa, Roma İmparatorluğu görevlilerinden birinin oğlunu uzaktan iyileştirmek suretiyle ikinci mucize gerçekleştirdi. Bundan sonra mucizeler ardı sıra gelmeye başladı. Kafarnaum'da, İsa içine kötü ruhlar girmiş bir lanetliyi iyileştirdi. Petrus'un kaynanasını yüksek ateş illetinden kurtarıp şifaya kavuşturdu. Yolu üzerinde bulunan kötü ruhlar bile, "Sen Tanrı'nın Oğlusun!" deyip önünde secde kılıyorlardı. Genezaret gölünde ilk balık mucizesini yerine getirdi. Bir cüzamlıya şifa verdi. Bir felçliyi sağlığına kavuşturdu.
Halk onun peşinden gidiyordu. Kalabalık insan yığınının arasında sessiz ve dindar kadınların yoldaşlığındaki Meryem'de yürüyordu.
Tanrı Krallığının Programı
Meryem, İsa'nın dağdaki söylevini işitti.
"Ne mutlu ruhta yoksul olanlara! Çünkü göklerin hükümdarlığı onlarındır.” Ve Meryem ruhta yoksuldu. Yani alçakgönüllü ve itaatkârdı. "Ne mutlu yumuşak huylu olanlara! Çünkü onlar yeri miras alacaklar.” Meryem uysal ve dindardı. "Ne mutlu doğruluğa acıkıp susayanlara! Çünkü onlar doyurulacaklar." Meryem adalete acıkmış ve susamıştı. "Ne mutlu başkasının acısına ortak olanlara! Çünkü onlar acılarında destek bulacaklar." Ve Meryem merhametliydi. "Ne mutlu barışçılara! Çünkü onlara Tanrı çocukları denecek." Ve Meryem barışçıydı.
Dağda ki Söylev, Tanrı'nın Krallığının temel öğretilerini içeren bir program idi. İsa, doğaüstü Sevgi'nin kanununu ilân etti.
"Düşmanlarınızı sevin. Size baskı yapanlar için dua edin. Öyle ki, Göklerdeki Babanızın oğulları olasınız. Çünkü O güneşini hem kötülerin hem iyilerin üzerine doğdurur. Yağmurunu hem doğruların hem eğrilerin üzerine yağdırır. Çünkü eğer yalnız sizi sevenleri severseniz ne karşılık bulursunuz?".
"Güneşi iyilerin ve kötülerin üzerine doğuran, adillerin ve adaletsizlerin üzerine yağmuru yağdıran, Göklerdeki Baba'nın yaptığı gibi herkesi sevin".
"Birine yardım elini uzatırken, sol elin sağ elinin ne yaptığını bilmesin. Yardımını gizlice yap. Gizlilikte gören Baban da sana yaraşanı verecektir." "Ve dua ederken iç odana çekil, kapını ört, gizlide olan Baba'ya dua et. Gizlide gören Baban da sana yaraşanı verecektir." "Oruç tutarken kendine çeki düzen ver, yüzünü yıka."
"Yargılamayın. Neden kardeşinin gözündeki çöpü görürsün de, kendi gözündeki merteği görmezsin.”
Kalabalık, İsa'nın sözlerini ilgiyle dinliyor ve takdir ediyordu. İsa, söylevini şu sözlerle noktaladı; "Sözlerimi işitip de uygulamayan herkes konutunu kum üstünde kuran aklı kıt adama benzer. Yağmur boşandı, seller bastı, yeller esti. O konuta saldırdılar. Konut yıkıldı; hem de yıkımı korkunç oldu."
"Babamın İsteğini her kim yaparsa..."
Meryem İsa'nın sözlerini sadece dinlemiyordu. Her an, onları uyguluyordu